Aylık arşiv Temmuz 2019

ileEren Talha Altun

TERÖR DOSYASI /// Süleyman ERDEM : TERÖRÜN MEŞRUİYET KAYNAKLARI


<sahipkiran.org/wp-content/uploads/2014/11/teror-mesruiyet-kaynaklari .jpg>
Süleyman ERDEM : TERÖRÜN MEŞRUİYET KAYNAKLARI
KAYNAK : sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/

19 Mart, 2019
Not: Bu çalışma, Yakın Plan Yayınevi tarafından yayınlanan “Cihatçılar: El Kaide ve IŞİD <www.kitapyurdu.com/kitap/cihatcilar-amp-el-kaide-ve-iside-katilanlar in-hikayesi/394305.html> ‘e katılanların hikayeleri” isimli kitabın “Terörün Meşruiyet Kaynakları” başlıklı (sayfa 137-148) bölümüdür.
Terör, tek nedene dayanan basit bir şiddet hareketi değildir. Terörün arkasında; siyasal, sosyal, dinî, tarihsel, psikolojik, ekonomik ve benzeri nedenler olabilir.[1] Ortaya çıkması hangi nedene dayanırsa dayansın, terör örgütlerinin tamamı, uyguladıkları terör yöntemlerini kendi mensupları, tabanları ve kamuoyu nezdinde meşru bir zemine dayandırmaya çalışmaktadır. Kullanılan bu meşruiyet kaynakları, aşağıda yer aldığı şekliyle üç kategoride toplanabilir. Ancak bu kaynaklar; sadece terör için değil, ahlaka, kanunlara ve dinî hükümlere aykırı pek çok icraat için de meşrulaştırıcı unsurlar olarak kullanılabilmektedir. Dinî, siyasi ve ideolojik gruplar ile terör örgütleri; gayr-ı ahlakî, gayr-ı insanî veya gayr-ı hukukî icraatlarını haklı gösterebilmek için meşruiyet kaynağı olarak bu unsurlardan sadece birini kullanabildikleri gibi, çoğu kere birden fazlasını kullanabilmektedirler.
1- “Amaçlar, araçları meşru kılar!” anlayışı: Aslında uygulanan terör yöntemlerinin kötü olduğunu kabul etmekle birlikte, “Amaçlar, araçları meşru kılar!” mantığıyla (ideolojik, siyasî veya dinî) güzel/ulvî amaçlara ulaşmak için bu yöntemleri meşru gören anlayış. Başka bir deyişle, (sözde) “yapmak” adına her türlü yıkımın gönül rahatlığıyla yapılabileceğini savunan anlayış.
2- Bir topluluğa duyulan nefret: Bir topluluğa duyulan nefret nedeniyle, terör uygulanan kesime mensup kişileri insan olarak görmeyerek (onları canavarlaştırarak), onlara karşı uygulanan terör yöntemlerini meşru gören anlayış.
3- Dini ve ideolojik gerekçeler: Tahrif edilmiş dini kaynaklara dayanarak veya dini kaynakları yanlış yorumlayarak veyahut da insan ürünü sapkın ideolojilere dayanarak (sözde) ulvî gerekçelerle terör yöntemlerini meşru gören anlayış.
1. “Amaçlar, araçları meşru kılar!” Anlayışı
Teröre giden yolu meşru gösteren en eski söylem, Makyavelli (1469-1527)’ye aittir. “Amaçlar, araçları meşru kılar!”, “Bir hükümdar için başarıya giden yol, her türlü yöntem ve aracın kullanılmasının mübahlığından geçer!” <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn2> [2] ve “Mücadele için iki yol olduğunu bilmelisiniz: biri kanunlarla, ötekisi güçle. Birincisi insanlara mahsustur, ikincisi hayvanlara. Fakat birincisi çok kere yetmediğinden, ikincisine başvurmak gerekir” <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn3> [3] diyen Makyavelli; eğer amaçlar doğru ise, bu amacı gerçekleştirmek için en ahlaksız yöntemleri ve kaba kuvvete dayanan araçları kullanmanın dahi meşru olduğunu savunmuştur. Bu söylemler ve bilhassa “Amaçlar, araçları meşru kılar!” anlayışı, bazı politik ve dini gruplar ile pek çok terör örgütü tarafından da meşruiyet sağlamak için kullanılmış ve halen kullanılmaktadır. Ancak dini istismar eden terör örgütleri, bu anlayıştan ziyade, ya tahrif edilmiş dini kaynaklara dayanarak ya da dini kaynaklarda yer alan hükümleri (bilinçli veya bilinçsiz) yanlış yorumlayarak meşruiyet kazanmaya çalışmaktadırlar.
İyi bir amaca ulaşma niyeti (ki bu amaç ideolojik, siyasi ve hatta dinî olabilir), bazı ideolojik, siyasî ve dini grupların yanında, zaman zaman devlet adamları için de normalde tasvip edilmeyecek yöntemlerin kullanılması için meşrulaştırıcı bir etken olarak görülmüştür. Bunun en güzel örneklerinden birini, arka planları bugün gün yüzüne çıkan yakın tarihimizde yaşanan bazı hadiseler oluşturmaktadır. Bugün, özellikle 90’lı yıllarda yaşanan pek çok faili meçhulün arka planında, devletin bekasını temin etmek amacıyla (bahanesiyle) yasadışı işlere karışan bazı siyasetçi ve bürokratların olduğu anlaşılmaktadır. <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn4> [4]
İyi bir amaca ulaşma niyetinin, normalde tasvip edilmeyecek yöntemlerin kullanılmasında devlet adamları için de meşrulaştırıcı bir etken olarak kullanıldığına ilişkin tarihimizden diğer güzel bir örnek de; Fatih Sultan Mehmet’in nizam-ı alem (alemin dirlik ve düzeni) için kardeş katline cevaz veren kanunudur. Fatih Sultan Mehmet’in Teşkilat Kanunnamesindeki nizam-ı alem için kardeş katline cevaz veren hüküm şöyledir: “Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katl itmek münâsibdir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmişlerdir. Anınla âmil olalar.” <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn5> [5] Böyle bir hükmün elbette ki gerekçeleri vardır. Taht iddiasında bulunan şehzadelerin Anadolu’daki diğer beylikler ve hatta Bizans ile işbirliğine giderek ayaklanmaları, özellikle de Ankara Meydan Muharebesi (1402) sonrasında Yıldırım Beyazid’in dört oğlu arasında yıllarca süren ve fetret dönemi olarak anılan taht mücadeleleri sırasında yaşanan acılar, Fatih’in böyle bir kanun getirmesinin ve alimlerin de buna cevaz vermesinin arkasındaki meşrulaştırıcı unsurlar olarak zikredilebilir.
İyi bir amaca ulaşma niyetinin, normalde tasvip edilmeyecek yöntemlerin kullanılmasında devlet adamları için de meşrulaştırıcı bir etken olarak kullanıldığına dair dünya tarihinden güzel bir örnek olarak; Fransız İhtilali sonrasında yaşanan ve “Terör Dönemi” olarak da adlandırılan dönem gösterilebilir. Bu dönemde iktidarda olan Jakobenler tarafından estirilen terör, (iyi amaç) demokrasiyi ve cumhuriyeti savunmak ve korumak bahanesiyle meşrulaştırılmaya çalışılmıştır.
Terör Dönemi, Fransız Devriminin ardından Fransa’da on ay süreyle (Eylül 1793-Temmuz 1794) iktidarı ele geçiren Jakobenlerin yürüttüğü kanlı döneme verilen isimdir. Jakobenlerin lideri; Fransız İhtilalinin önde gelen isimlerinden ve önde gelen bir demokrasi savunucusu Maximilien Robespierre (1758-1794) idi. Robespierre, demokratik hayata geçişte önemli katkılar sağlayan Jean Jacques Rousseau’dan eğitim almıştı ve Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi isimli kitabını, uyurken bile yanından ayırmadığı söylenen <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn6> [6] katıksız bir cumhuriyetçiydi.
Robespierre, iktidarı ele geçirdikten sonra, ihtilalin getirdiği demokrasi, özgürlük, adalet gibi kavramlar, yerini diktatörlüğe ve teröre bıraktı. Çünkü iktidarı ele geçiren Robespierre, kendisi gibi düşünmeyen herkese savaş açtı. Ona göre; Meclis, halk tarafından seçilmişti ve Meclisin aldığı kararları reddetmeye kimsenin hakkı yoktu. Meclis demek, halk demekti. Meclisin aldığı kararları reddedenler, cumhuriyete karşı gelmiş oluyorlardı. Cumhuriyet karşıtlarının ise yeni Fransa’da yeri yoktu. Cumhuriyet demek fazilet demekti. Faziletli olmak için de cumhuriyet karşıtlarının yok edilmesi gerekiyordu. Böylece cumhuriyet ile terör, bir birini desteklemeliydi. “Ya cumhuriyetin içeride ve dışarıdaki düşmanlarını boğacağız veya cumhuriyetle birlikte yok olup gideceğiz. Bu durumda politikamızın ilk kaidesi, halkı akıl, düşmanları da terör yoluyla yönetmek olmalıdır. Terör, tetikte duran, sert ve yumuşama bilmez bir adaletten başka bir şey değildir.” diyerek terörü yücelten Robespierre, kısa sürede diktatörlüğünü kurdu. İktidarını sağlamlaştırmak için teröre başvurmaktan çekinmedi. Bu anlayış Fransa’ya tarihin en karanlık yıllarını yaşattı. Bu on aylık dönemde, devrim mahkemelerinde karşı devrimci olarak görülen ve iç düşman etiketi yapıştırılan halk yığınları giyotine yollanmış; 20 bin kişi idam edilmiş ve 300 bin kişi de tutuklanmıştı. <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn7> [7]
“Amaçlar, araçları meşru kılar!” anlayışını meşruiyet kaynağı olarak kullanan terör örgütlerine örnek olarak ise; Türkiye’de faaliyet gösteren aşırı Marksist gruplar verilebilir. 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren terörü bir yöntem olarak benimseyen Türkiye’deki aşırı Marksist gruplar, amaçladıkları Marksist devrimi gerçekleştirmenin en kestirme yolunun demokratik olanakları kullanmak değil, tam tersine yer altı örgütlenmeleri ve silahlı propaganda olacağı tezinden hareket etmişler ve belirtilen tarihten itibaren terör eylemlerine başvurmaya başlamışlardır. <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn8> [8]
Terör örgütlerinin düşman olarak gördükleri toplumlara karşı mücadelelerinde, meşruiyet kaynakları farklı olabilmekle birlikte; hemen hemen hepsinin, hitap ettikleri ve haklarını savunduklarını iddia ettikleri tabanlarına karşı uyguladıkları terörün meşruiyet kaynağı, “Amaçlar, araçları meşru kılar!” anlayışıdır. Terör örgütleri, kurulduktan sonraki ilk aşamalarda, varlıklarını kabul ettirmek için tabanlarından kendilerine muhalif kişilere ve aynı tabana hitap eden rakip örgütlere karşı vahşi eylemler gerçekleştirirler. PKK ve Hizbullah da böyle yapmıştır. PKK, başlangıçta bölgede varlığını kabul ettirebilmek için diğer örgütlerle mücadeleye girişmiştir. Özellikle Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları (KUK) adıyla bilinen örgüt üyeleri, PKK’nın hedefi olmuştur. <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn9> [9] PKK’nın Türkiye Cumhuriyetine ve Türklere karşı gerçekleştirdiği terör eylemlerinin meşruiyet kaynağı ise, ileriki bölümlerde izah edilecek olan; düşmana duyulan nefret nedeniyle, düşmanın insan olarak kabul edilmemesi (canavarlaştırılması), bu nedenle de her türlü kötülüğe layık görülmesi anlayışıdır.
Türkiye Hizbullah’ının da kendi içinden ayrılan gruba ve diğer muhalif muhafazakâr kesimlere karşı uyguladığı terörün meşruiyet kaynağı; “Amaçlar, araçları meşru kılar!” anlayışıdır. 1980 yılı başlarında Vahdet Hareketi olarak temelleri atılan Türkiye Hizbullah’ı, 1987 yılında şiddet yanlısı İlim Grubu ve şiddet karşıtı Menzil Hareketi olarak ikiye ayrıldı. Menzil hareketinin şiddet yanlısı olmayan tutumu, İlim grubunun ateşli eleştirileriyle karşılaştı ve fikri çatışmalar, zamanla şiddete dönüştü. Neticede İlim grubu, Menzil kanadının dini lideri Ubeydullah Dalar’ı sopalarla, hareketin liderlerinden Menzil Kitabevinin kurucusu Fidan Güngör’ü de İstanbul’dan Batman’a kaçırarak öldürdü. <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn10> [10] İlim grubunun lideri Hüseyin Velioğlu’nun, örgütün stratejisini şöyle özetlediği söylenmektedir: “Bizden başka rejime muhalif hareketin kalmaması gerekiyor. Rejimin tek alternatifi olmak, halkın rejime olan muhalefetini tek alternatifte toplamak için bu şarttır. Tek alternatife dönüştükten sonra hesaplaşma, rejimle bu tek alternatif arasında olacak.” <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn11> [11] Görüldüğü üzere Velioğlu da, belirlenen ulvi amaca ulaşabilmek için diğer rakip grupların yok edilmesi gerektiğini ve bunun meşru olduğunu savunarak, “Amaçlar, araçları meşru kılar!” anlayışını benimsemiş ve uygulamıştır.
Terör örgütlerinin düşmanlarına, kendi tabanlarından muhalif kesimlere veya aynı tabana hitap eden rakip gruplara karşı terör uygulama tercihi, karşılaşılan sorunlarla mücadele veya hedefe ulaşmada diğer yöntemlerin eksik veya olanaksız olmasından değil, terör yöntemlerinin daha etkin ve kısa zamanda amaca ulaştıracağına olan inançtan kaynaklanmaktadır. <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn12> [12] Bu gerekçeyle terör eylemleri yapan gruplar, genelde terör uyguladıkları toplumun iyiliğini istemekte ve amaçlarına ulaştıklarında terör eylemleriyle verdikleri zararlara nispetle çok daha kazançlı ve parlak bir gelecek kurulacağına inanmaktadırlar. <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn13> [13] Bu nedenle de, o parlak geleceğe (amaca) ulaşmak için uyguladıkları yöntemlerin (her ne kadar vahşi ve gayri ahlaki olsa da) meşru olduğunu savunmaktadırlar. Prof. Kemal Sayar, bu durumu şöyle izah etmektedir;
“Radikalleşen, daha özcü olan insanların zihin yapılarına baktığımızda dünyayı biz ve ötekiler diye kurguladıklarını görürsünüz. ‘Bize ait olan her şey masum ve yücedir. Onlara ait olansa kirlenmiş, saflığı bozulmuş ve çürümüştür’ diye bakarlar. Dolayısıyla köktenci kişi, adeta hakikati tekeline aldığını düşünür. Onun eylemiyle, bütün dünya yeniden eski saflığına dönebilecek gibi bakar. Ama bu hiçbir zaman ideoloji düzeyinde kalmaz. İdeolojilerden eylemlere çok hızlı bir şeklide sıçramaya yarayan tramplen tahtası işlevi de görür. Orada çok tehlikeli bir yol ayrımı ortaya çıkıyor. İnsanlar, ‘dünyayı bizim düşüncelerimiz eski güzelliğine döndürecek. Karşımızdakiler mutlaka yola getirilmeli ve önümüzdeki engel kaldırılmalı’ diye düşünmeye başladığında siyasi rakiplerini düşmanlaştırır.”[14]
Makyavelli’nin iyi bir amaca ulaşmak için (kötü, gayr-ı ahlâkî ve hatta gayr-ı dinî) her türlü aracın meşru olduğuna yönelik söyleminin, terör örgütleri tarafından olduğu kadar, İslam’ı referans aldıklarını iddia eden ve şiddete yönelmeyen bazı topluluklar/gruplar tarafından bile referans alındığına yönelik ciddi iddialar vardır. Örneğin halen yargılama süreci devam eden Paralel Devlet Yapılanmasıyla ilgili iddialara göre, İslam’ı referans aldığını iddia eden Fethullah Gülen ve takipçileri; “kendilerine mensup kişilerin hayatın her alanında ama özellikle de devlet kademelerinde söz sahibi olması durumunda, ülkede yaşayan herkesin daha iyi bir hayata kavuşacağı ve kendilerine mensup kişilerin yöneteceği devletin de Allah’ın emrettiği yönetime uygun olacağı” ve benzeri tezlerle, kendilerine mensup kişilerin devlet yönetiminde önemli pozisyonlara gelmelerini, her türlü yöntemi uygulayarak temin etmeye çalışmaktadırlar. İstanbul Cumhuriyet Savcısı Okan Özsoy tarafından hazırlanan Paralel Devlet Yapılanması İddianamesinde, bu yapının amacı şu şekilde ifade edilmektedir; “Kuruluş yıllarından itibaren toplumun dini duygularını suiistimal ederek, “himmet” adı altında topladığı finans ile yurtiçi/yurtdışında faaliyete geçirdiği eğitim müesseseleri üzerinden amaç ve ilkeleri doğrultusunda yetiştirdiği öğrencilerini, elde ettiği finans ve siyasi gücünü, örgütsel menfaat ve ideolojisi çerçevesinde kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tüm anayasal kurumlarını (yasama, yürütme, yargı erklerini) ele geçirmek, aynı zamanda uluslararası düzeyde büyük ve etkili siyasi/ekonomik güç haline gelmek olduğu geçmişte örgüt içinde faaliyet göstermiş kişilerin beyanlarından anlaşılmaktadır.” <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn15> [15]
İddialara göre bu yapının amaçlarına ulaşabilmek için uyguladığı yöntemler arasında; rakiplerine ve kendilerinden olmayanlara karşı İslam’ın kesinlikle yasakladığı yalan, iftira, şantaj, kumpas vb. yöntemler de bulunmaktadır. Bu iddialar, Makyavelli’nin yukarıda zikredilen anlayışının, İslami amaçlara uyarlanmış halini akla getirmektedir. Bu yapının, Fatih Sultan Mehmet’in yine yukarıda zikredilen, kardeş katline cevaz veren kanununu da referans olarak kullandıkları, nizam-ı âlem için kardeş katlinin bile caiz olduğunu; yine nizam-ı alem için yalan, iftira, şantaj, kumpas vb. yöntemlerin, kardeş katli yanında önemsiz kaldığını ve dolayısıyla haydi haydi caiz olduğunu savundukları, iddia edilmektedir.
Yine bu yapının; mensuplarına, ulvi olarak gördükleri amaçlarına ulaşabilmek için İslam’ın yasakladığı takiye (kendini gizleme, olduğundan farklı görünme) yöntemini kullanmaları ve nihai hedeflerine giden yolda bir araç olarak gördükleri bazı devlet kurumlarına yerleşebilmek için gerektiğinde Allah’ın koyduğu yasaklara riayet etmemeleri ve Allah’ın emirlerine uymama konusunda cevaz verdikleri iddia edilmektedir. <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn16> [16]
Bu yapının ayrıca ahlaka ve adalete sığmayan bazı (rüşvet, irtikâp, ihaleye fesat karıştırma, düşman gördüklerine karşı hukuksuz uygulamalar, kamu görevlerine ehliyetlerine bakmaksızın kendisine yakın kişileri atama, vb.) icraatları, “Amaçlar, araçları meşru kılar!” anlayışla meşru gördükleri iddia edilmektedir. “Kendime almıyorum ki, hizmet için alıyorum” “Müslümanların güçlü ve zengin olması lazım” ve “Müslümanların iktidarda olmaları/kalmaları” gibi (sözde ulvi) bahane ve amaçlarla, bu ahlak ve adaletle bağdaşmayan icraatlarını meşrulaştırmaya çalıştıkları iddia edilmektedir. Bu tarz uygulamaların İslam’ı referans aldıklarını iddia eden farklı bazı gruplar/topluluklar tarafından da gerçekleştirildiği, zaman zaman gündeme getirilmektedir.
Oysa ne Kur’an-ı Kerim, ne İslam Peygamberi Hazreti Muhammed’in ve onun sahabelerinin hayatı ve ne de diğer İslamî kaynaklar; Makyavelli’nin “Amaçlar, araçları meşru kılar!” anlayışını kabul etmez. Aksine İslam dini, mensuplarına “Kem âlât ile kemâlât olmaz!” yani “Kötü aletlerle olgunluk kazanılamaz; güzel amaçlara kötü metotlarla ulaşılamaz” anlayışını aşılar. Bu nedenle, İslam’ı referans aldığını iddia eden toplulukların/grupların ve terör örgütlerinin Makyavellist anlayışla uyguladıkları gayr-ı ahlakî ve gayr-ı İslamî yöntemler, kesinlikle İslam ile ilişkilendirilmemelidir.
2. Bir Topluluğa Duyulan Nefret
Uyuşmazlık halinde olan grupların birbirleri hakkındaki algıları, özellikle de aralarındaki uyuşmazlık sürekli bir şiddet içeriyorsa, aşırı olumsuz hale gelir. Hatta bu olumsuz algı, artık birbirlerini insan olarak görmeyecek (canavarlaştıracak) seviyeye ulaşabilir. Diğer grup üyelerini insan olarak bile görmeme (canavarlaştırma); onlara “domuzlar”, “köpekler” ve benzeri şekilde hitap şekilleriyle kendini belli eder. <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn17> [17]
Bir topluluğa duydukları nefret nedeniyle, o topluluğa mensup kişileri insan olarak görmeyen ve onları kendi algılarında canavarlaştıran bireyler, topluluklar veya örgütler, düşman gördükleri topluluğa karşı uygulanan terör yöntemlerini (onları insan olarak görmedikleri için) meşru görürler. Mücadele edilen topluluk, devlet veya örgüt mensuplarının gerçekten cezaya layık, kötü ve hatta öldürülmeye layık kişiler olduğuna inandıran bir nefret, o kişilere karşı işlenen her türlü vahşice ve zalimce muameleyi meşru hale getirir ve suçluluk duygusunu ortadan kaldırır.
Hoffer, duydukları nefret nedeniyle vahşice ve zalimce eylemler gerçekleştiren grup bireylerinin düşünce dünyalarını şöyle ifade etmektedir; “Haksızlık yaptığımız kişiler, acınacak kişiler olmadığı gibi, onlara karşı kayıtsız da kalamayız. Ya onlardan nefret edip, onlara eziyet etmeliyiz ya da kendimizi, “kendini aşağı görme” akıntısına bırakmalıyız.” <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn18> [18]
Prof. Sayar ise bu grupların ve mensuplarının düşünce yapılarını şöyle izah etmektedir; “Düşmanlar, zaman içinde kendi yaralanmışlığımızı, kendi incinebilirliklerimizi yansıttığımız, kendimizle ilgili kabul edemediğimiz karanlık tarafımızı üzerine boca ettiğimiz bir imgeye bürünür. O zaman zihnimiz şöyle işlemeye başlar; ‘Ben onu yok etmezsem o beni yok edecek. Onun varlığına ben son vermeliyim ki, o benim varlığıma ve yüksek ideallerime son vermesin.’ İşte burada tarih boyunca izlediğimiz o zalimce diktatörlüklerin, kan dökücü tiranların zihin yapısıyla karşılaşıyoruz. Sözüm ona iyilik ya da meşru bir amaç uğruna dökülen kan ile karşılaşıyoruz.” <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn19> [19]
Düşman gruba karşı hissedilen bu nefret ve onların özünde kötü olduklarına dair inanç; yaş, cinsiyet ve asker-sivil ayırımı yapmaksızın düşman grup üyelerinin tümünün yok edilmesini meşrulaştırmaktadır. Nefretin ön plana çıktığı bu gibi durumlarda; bir topluluğa atfedilen öz niteliklerin sabit olduğu, zaman içinde hiç değişmediği ve topluluğun tüm üyeleri için geçerli olduğu varsayılmaktadır. Buradan hareketle özü kötü olan bir topluluk üyeleri için yapılabilecek bir şey olmadığı, onlarla diyalog kurmanın ve onları eğitmeye çalışmanın hiçbir faydasının olmayacağı algısı oluşmaktadır. Tıpkı sırtlanlarla diyalog kurmanın ve onları eğitmenin, sırtlanların özünü değiştirmeyeceği gibi. Bu anlayışa göre; eğer sırtlanlar bizi tehdit ediyor ve bize zarar veriyorlarsa, tüm sırtlanlar hedeftir. Bu sırtlanlar ister genç, ister yaşlı, ister üniformalı, isterse üniformasız olsun! <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn20> [20]
Nefretin terör eylemlerini meşrulaştırmada önemli bir fonksiyonun olduğunun bilincinde olan örgütler, nefretin oluşması, artması ve yaygınlaşması için ne gerekiyorsa yapmaktadırlar. Yirminci yüzyılın simgeleşmiş ünlü teröristi Ernesto Che Guevara, nefretin önemini şöyle anlatmaktadır: “Bir mücadelede etkin olarak nefret, düşmana karşı uzlaşmaz bir nefret, insana sınırlarının ötesinde bir azim verir ve onu etkili, şiddetli, seçici ve soğukkanlı bir ölüm makinesine dönüştürür. Bizim askerlerimiz böyle olmak zorundadırlar. Nefretsiz bir halk, zalim düşmanları yenemez.” <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn21> [21]
Son dönemde ortaya çıkan terör hareketlerinin nedenlerinden biri de, dünün sömürgeci güçleri ve bugünün gelişmiş ülkelerine duyulan nefrettir. Yirminci yüzyılda dünyanın belli bölgelerinde çok hızlı bir refah artışı sağlanmış ve tarihte benzeri görülmemiş şekilde, ileri düzeyde bir üretim ve tüketim seviyesine erişilmiştir. Bu artışın ise genellikle dünyanın geri kalan bölgelerinin sömürülmesi ile gerçekleştiğine dair yaygın bir algı bulunmaktadır. Gelişmiş ülkelerin nüfusunun yarısından fazlasının obezite sorunu yaşadığı günümüzde, bir milyarın üzerinde insanın açlık tehdidi altında olduğu bildirilmektedir. Ne yazık ki bu dengesizlik, az gelişmiş ülkelerin aleyhine daha da büyümeye devam etmektedir. Bu gerçek, doğal olarak radikal eğilimleri tetiklemekte, gelişmiş ülkelere karşı nefreti ve bu adaletsizliğin ancak şiddet kullanılarak giderileceğine inanan insanların sayısını artırmaktadır. <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn22> [22]
Bugün İslam dünyasında ortaya çıkan terör hareketlerinin arkasında da, dini gerekçelerden sonra gelen (belki de aynı derecede önemli olan) en önemli neden, başta ABD olmak üzere Batılı devletlerden ve Müslüman ülkeleri yöneten diktatör rejimlerden duyulan nefret gelmektedir. Bu devletlerin soğuk savaş yıllarının başından beri Orta Doğu ülkelerinin başına yerleştirdikleri diktatörlere verdikleri koşulsuz destekler ve terör bahanesiyle Afganistan ve Irak’ı işgalleri, bölgeyi istikrarsızlaştırmaları ve İsrail’in Filistinlilere karşı işlemekte olduğu insanlık suçlarına ses çıkarmamaları, bu nefreti oluşturan ve besleyen nedenler arasındadır. Bu bağlamda IŞİD ve El-Kaide gibi İslam’ı istismar eden örgütlerin ve faaliyetlerinin Ortadoğu’da sürekli beslenen şiddet ortamının ürettiği bir nefretin sonucu olduğu görülmektedir. <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn23> [23]
3. Dini ve İdeolojik Gerekçeler
Terörün gerekçeleri arasında en ön plana çıkan unsurlar; ideolojik, siyasî ve dinî gerekçelerdir. Ancak son dönemlerde yaşanan bazı hadiseler, dinin diğer gerekçelerden daha şümullü olduğunu göstermektedir. Örneğin ülkemizde Türk milliyetçileri, İslami hassasiyeti olan Türk milliyetçileri ve İslami hassasiyeti olmayan (hatta İslam’a soğuk bakan) Türk milliyetçileri; yine aynı şekilde Kürt milliyetçileri de, İslami hassasiyeti olan Kürt milliyetçileri ve İslami hassasiyeti olmayan (hatta İslam karşıtı) Kürt milliyetçileri şeklinde bölünmüşlük yaşamaktalar. Türk milliyetçileri içinde İslami hassasiyeti olanlara, Büyük Birlik Partisi (BBP) ve daha az düzeyde de olsa Milliyetçi Hareket Partisi’ni (MHP); İslami hassasiyeti olmayanlara ise Ulusalcılar diye tabir edilen kesimi örnek verebiliriz. Aynı şekilde Kürt milliyetçileri içinde İslami hassasiyeti olanlara, Hür Dava Partisi’ni (Hüda-Par) veya Hizbullah yanlılarını; İslam karşıtı olanlara ise PKK yanlılarını örnek verebiliriz.
Örnekler de göstermektedir ki; bir ayrışma veya terör gerekçesi olarak etnik argümanlar, din ve ideolojiden bağımsız tek başına fazla etkili olamamaktadır. Ama din ve ideoloji, etnik argümanlardan bağımsız olarak toplumların kutuplaşmasında, ayrışmasında, bireylerin ve toplumların radikalleşmesinde ve neticede teröre varan eylemlerde, tek başına çok güçlü bir etken olabilmektedir. Son dönemde Ortadoğu’da ve ülkemizde yaşanan hadiseler de, bu hususta çok yerinde örnekler sunmaktadır. Örneğin tamamen dini referans alan El Kaide veya IŞİD gibi örgüt mensupları, kendi milliyetlerinden insanlara karşı akla hayale gelmeyecek zulümlerde bulunabilmektedir. Örneğin Ayn-el Arab’da (Kobani) Kürtlerin oluşturduğu kantonu ele geçirmeye çalışan IŞİD güçlerinin komutanının Kürt kökenli olduğu basına yansıdı. <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn24> [24] Yine IŞİD’in Ayn-el Arab kuşatmasını protesto bahanesiyle Türkiye’de çıkan 6-8 Ekim (2014) hadiselerinde, PKK yanlısı Kürtlerin İslami hassasiyetleri ön planda olan Hüda-Par yanlısı Kürtlere karşı işledikleri vahşetler, kan donduracak cinsten olmuştu. <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn25> [25]
Din, kitleler üzerindeki etkisi ve alternatiflerine nazaran daha kolay istismar edilebilmesi nedeniyle, pek çok zaman manipüle edilerek terör hareketlerini meşrulaştırmak için kullanılmış ve günümüzde halen kullanılmaya devam edilmektedir. Dinî vaatler, daha çok ölüm sonrasına ve öteki dünyaya ait olduğu için, bu vaatlerin doğru ve gerçek olduğunun anlaşılması, bu dünyada mümkün olamamaktadır. Bu yüzden de din istismarı, terör örgütlerinin istismar edebileceği diğer alternatiflere nazaran daha kolay ve etkili bir metottur.
Dini motifli terör örgütlerinin mensuplarının kabul ettikleri tek doğru, mensubu oldukları terör örgütünün kabul ettiği doğrudur. Farklı düşünenler, sapkın olarak nitelendirilerek düşman tanımlamasına dâhil olurlar. Kendileri gibi düşünenler, iyi; farklı düşünenler ise kötüdür ve kötüye karşı topyekûn bir savaş vardır. Bu örgütlere mensup teröristlerce yapılan her eylem, kendilerince kutsal bir nitelik taşır ve bu kutsal uğruna gerçekleştirilen şiddet, dinsel bir ayin gibi ve dolayısıyla meşru görülür. Allah adına savaş ve sonucunda Cennet ile ödüllendirilmek, bu tarz terör örgütleri açısından şiddeti tetikleyen en önemli unsurdur. <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn26> [26] Eylemler sırasında olay yerinde bulunan masum insanların ölmesi, onlar için hiçbir anlam ifade etmemektedir. Amaca giden yolda şiddet tek çare görüldüğü için, eylemlerini bir cinayet olarak nitelememekte ve vicdan muhasebesi yapmamaktadırlar. <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn27> [27]
İslam’ı referans aldıklarını iddia eden terör örgütleri de, Kur’ân’ın üzerinde önemle durduğu cihad, savaş, zalim, mazlum, adalet gibi kavramları kullanarak, kitleleri etkilemektedirler. Söylemlerindeki lokomotif unsurları, bayraklaştırdıkları savaş içerikli ayetlerden alan bu yapılanmalar, ‘Haksızlıkları sona erdirme’, ‘Zalimleri devirme’, ‘Mazlumları kurtarma’ gibi ulvî amaçları gerekçe göstererek, uyguladıkları terör yöntemlerini meşru görmekte ve göstermeye çalışmaktadırlar. <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn28> [28] Prof. Sayar, bu durumu şöyle izah etmektedir; “Grup narsisizmi deniyor buna. Seçilmiş bir gruba dâhil olmak, o grubun bütün eylemlerini sonuna dek şüphesiz bir biçimde benimsemeyi beraberinde getiriyor. Bu kolektif narsisizm insanların kendi gruplarının hatalarını hiçbir biçimde görmemeleri ve karşı tarafın hatalarını gözlerinde büyütmelerini beraberinde getiriyor. İnsanlar metinleri de tamamen kendi ideolojilerine uydurarak okumaya başlıyorlar. Her türlü seçilmişliğe inanan hareket, klasik metinleri de kendi ideolojisine uydurabilir.” <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn29> [29]
İslam’ı istismar eden bu örgütler açısından ana meşruiyet kaynağı, bilinçli olarak veya bilinçsizce yanlış yorumladıkları dinî gerekçelerdir. Buna ilave olarak, başta İslam dünyasının bugünkü halinden sorumlu tuttukları Batılı güçler olmak üzere, sapkın ve düşman olarak gördükleri herkese karşı duydukları nefret ve intikam hislerini ve ulvi bir amaç olarak belirledikleri bir İslam devleti kurma hedeflerini, uyguladıkları gayr-ı insanî ve gayr-ı İslamî yöntemlerin meşruiyet kaynağı olarak gösterebilmektedirler. <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn30> [30]
Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun hazırladığı bir raporda, IŞİD’in eylemlerini meşrulaştırmak için kullandığı din anlayışı ve felsefesine ilişkin şöyle denilmektedir;
“Ulaşılan yayınlarındaki üslup ve bilgilerden hareketle örgütün dine yaklaşımındaki temel epistemolojik problem “usulsüzlük” ve “dinin araçsallaştırılması” olarak teşhis edilebilir. Usulsüzlükten maksadımız İslami ilimlerin her bir disiplini için yüzlerce yıl içinde inşa edilerek gelenek haline gelen yöntem ve esasları yok sayıp doğrudan dini metinlere yönelerek bunları bağlamından kopardıktan sonra ideolojik birer kanun maddesine indirgemek suretiyle nevzuhur bir din anlayışı vaz etme teşebbüsleridir.
Ayet ve hadislerin bağlamından koparılarak ideolojik sloganlara dönüştürülmesi, temel İslami kavramların yapıbozumuna uğratılarak içlerinin boşaltılması, İslami literatürde genellikle zayıf olarak kabul edilen apokaliptik rivayetler üzerinden bir kıyamet senaryosu kurgulanarak meşruiyet arayışı, kendilerine benzemeyenleri sapkınlık ve dinden çıkmakla suçlamaları gibi tali sorunlar da bu temel epistemolojik ve metodolojik sapmanın yansımalarından ibarettir.”
Görüldüğü üzere din, terörü meşrulaştırmak için en çok ve en kolay kullanılan kaynaklardan biridir. Ancak dini gerekçelerle terör eylemlerine ve şiddete başvuranlar, oluşturulmaya çalışılan genel algının aksine sadece İslam Dinini referans alanlar arasından çıkmamakta; diğer dinleri referans alıp terör eylemlerinde bulunan hareket ve örgütler de hem tarih boyunca, hem de günümüzde görülmektedir. Zira her inanç sisteminde köktenci ve aşırı gruplar bulunmaktadır. <sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftn31> [31]
Diğer dinleri referans alarak ortaya çıkan köktenci ve aşırlara ilişkin önceki bölümlerde örnekler verilmişti. Filistinlilere karşı zalimce uygulamalar gerçekleştiren Yahudiler, Japonya’da kitle imha silahları kullanan Aum Shinrikyo Örgütü, Norveç’te 77 kişiyi öldürüp 242 kişiyi yaralayan Anders Behring Breivik ve 2013 yılı içerisinde Sri Lanka ve Birmanya’da Budist halkı Müslümanlara karşı kışkırtan ve şahsen öldürme eylemlerine katılan Budist rahipler, işledikleri zulüm ve vahşeti hep dini gerekçelerle meşrulaştırmaya çalışmışlardı veya halen çalışmaktalar. Bu örneklerden de anlaşıldığı üzere, terör evrensel bir olgudur ve dini, ırkı ve mezhebi yoktur. Zira her din, ırk ve mezhepten terörist mevcuttur. Bu nedenle de Batı literatüründe bolca yer alan İslami terörizm (Islamic terror) ifadesi, tutarlı bir ifade değildir. Zira İslam’a nispet edilen terör, İslam dininin temel kaynaklarıyla taban tabana zıtlık oluşturmaktadır.[32]
Sonuç olarak şu söylenebilir; din, kitleler üzerindeki etkisi dolayısıyla pek çok zaman manipüle edilerek terör hareketlerini meşrulaştırmak için kullanılmıştır ve günümüzde de halen kullanılmaya devam edilmektedir. Terörü meşrulaştırmak için kullanılan ve diğer kaynaklara nazaran daha kullanışlı görülen din ve ideolojiler, bundan sonra da radikal örgütlerin vahşi eylemleri için meşrulaştırıcı unsur olarak kullanılmaya çalışılacaktır. Bu noktada devletin, eğitim kurumlarının, dini kurumların ve tüm aydınların dikkat etmeleri gereken husus, halkın dini doğru ve sahih kaynaklardan öğrenebilmesi için imkânlar tesis edilmesi ve terör örgütleri gibi kötü niyetli kişi ve örgütlerin, insanların temiz duygularını yanlış yorum ve öğretilerle suiistimal etmelerinin önüne geçilmesi olmalıdır.
<sahipkiran.org/uyelerimiz/> Süleyman ERDEM – suleyman@sahipkiran.org <mailto:suleyman@sahipkiran.org>
Yazarın diğer yazıları için <sahipkiran.org/category/suleyman-erdem-yazilari/> tıklayınız
Dipnotlar:
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref1> [1] Baharçiçek, (2010), ss.32-33.
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref2> [2] Machiavelli, Niccolo, (2010), Hükümdar (Çev.Turan Erdem), İstanbul: Arya Yayıncılık, ss.105.
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref3> [3] A.g.e., ss.102.
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref4> [4] Yıldız, Arzu, (2014), “MİT”in faili meçhul davasına gönderdiği Eymür’ün ifadesi”, t24.com.tr/haber/mehmet-eymur-mitten-hiram-abas-ile-alaattin-cakici-e rmenileri-oldurdu,276363 (Erişim Tarihi: 12.01.2015)
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref5> [5] Ekinci, Ekrem Buğra, (2006), “Osmanlı Hukukunda Kardeş Katli Meselesi”, Ünal, Mehmet, Başpınar, Veysel ve diğerleri (Der.), Prof.Dr. Fikret EREN’e Armağan, Ankara, Yetkin Yayınları, ss.1106.
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref6> [6] Fordham.edu, www.fordham.edu/halsall/mod/robespierre-terror.asp, (Erişim Tarihi: 11.07.2014)
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref7> [7] Aymalı, Ömer, (2011), “Bir terörist tip: Maximilien Robespierre”, www.dunyabulteni.net/haber/168462/bir-terorist-tip-maximilien-robespi erre (Erişim Tarihi: 11.07.2014)
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref8> [8] Bal, (2006), ss.44.
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref9> [9] Zehirli.org, (2007), www.zehirli.org/konu/pkk-nin-kurulusu-dunu-bugunu.html, (Erişim Tarihi:23.11.2013)
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref10> [10] NTV, (2011), www.ntvmsnbc.com/id/25168389/, (Erişim Tarihi:23.11.2013)
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref11> [11] Çakır, Ruşen, (2007), “Geçmiş, bugün ve gelecek kıskacında Türkiye Hizbullahı”, rusencakir.com/Gecmis-bugun-ve-gelecek-kiskacinda-Turkiye-Hizbullahi/ 739 (Erişim Tarihi:23.11.2013)
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref12> [12] Bal, (2006), ss.44.
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref13> [13] A.g.e., ss.50.
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref14> [14] Sayar, Kemal, (2015), “Neden IŞİD’e Gidiyorlar?”, appsaljazeera.com/interactive/isid_dosya/neden_gidiyorlar.html (Erişim Tarihi: 25.05.2015)
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref15> [15] Al Jazeera Turk, (2015c), www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/cemaatin-imam-gucu, (Erişim Tarihi. 15.10.2015)
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref16> [16] A.g.k.
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref17> [17] McCauley ve Moskalenko, (2008), ss.427-428.
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref18> [18] Hoffer, (2005), ss.141.
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref19> [19] Sayar, (2015)
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref20> [20] McCauley ve Moskalenko, (2008), ss.427-428.
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref21> [21] Bal, (2006), ss.46.
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref22> [22] Baharçiçek, (2010), ss.30-31.
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref23> [23] Aktay, Yasin, (2014), “IŞİD’i doğuran kültür ve onu kullanan akıl”, www.yenisafak.com.tr/yazarlar/YasinAktay/isidi-doguran-kultur-ve-onu- kullanan-akil/55766 (Erişim Tarihi: 08.10.2015)
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref24> [24] Yurtgazetesi.com.tr, (2014), www.yurtgazetesi.com.tr/dunya/isidin-kurt-komutani-kobanide-olduruldu -h63226.html, (Erişim Tarihi:12.10.2014)
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref25> [25] Haber3.com, (2014), www.haber3.com/huda-parli-gencin-kafasini-tasla-ezdiler-2941327h.htm, (Erişim Tarihi: 8.10.2014)
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref26> [26] Arıboğan, (2003), ss.120-121.
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref27> [27] Çitlioğlu, Ercan, (2006), Gri Tehdit Terörizm, Ankara: Ümit Yayıncılık, ss.266-286.
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref28> [28] Kılınç, Taha, (2014), “IŞİD’i Anla(ma)mak”, www.lacivertdergi.com/dosya/2014/08/28/isidi-anlamamak (Erişim Tarihi: 20.05.2015)
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref29> [29] Sayar, (2015)
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref30> [30] Kılınç, (2014)
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref31> [31] Volkan, (2005), ss.168.
<sahipkiran.org/2019/03/19/terorun-mesruiyet-kaynaklari/#_ftnref32> [32] Biçer, ve Dalkılıç, (2010), ss.124.
[status draft]
[nogallery]
[geotag on]
[publicize off|twitter|facebook]
[category terör]
[tags TERÖR DOSYASI, Süleyman ERDEM, TERÖR, MEŞRUİYET, KAYNAK]

ileEren Talha Altun

TERÖR DOSYASI /// SÜLEYMAN ERDEM : TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYELERİNİN RADİKALLEŞME SÜREÇLERİ


<sahipkiran.org/wp-content/uploads/2014/08/radicalization1.jpg>
Süleyman ERDEM : TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYELERİNİN RADİKALLEŞME SÜREÇLERİ
06 Mayıs, 2019
(Not: Bu makale, “Cihatçılar: El Kaide ve IŞİD <www.kitapyurdu.com/kitap/cihatcilar-amp-el-kaide-ve-iside-katilanla rin-hikayesi/394305.html> ‘e Katılanların Hikayesi” adlı kitabın ilgili bölümünden alınmıştır.)
Radikalleşme; gruplar arası şiddeti meşrulaştırmaya ve grubun savunulması için fedakârlık beklentisi oluşturmaya yönelik olarak, düşüncelerde, hislerde ve davranışlarda değişiklik olarak tanımlanabilir.[1] Peki, bu değişiklik nasıl meydana gelir? Bireyler, gruplar ve kitleler, çatışma ve şiddete nasıl yönelirler?
Terör sorunuyla profesyonel olarak ilgilenenler, özellikle de devlet yetkilileri, terör eylemlerine başvuranların neler düşünerek bu eylemleri gerçekleştirdiklerini ve nasıl bu düşünceleri benimsediklerini, yani nasıl radikalleştiklerini bilerek sorunun çözümüne yönelik politikalar geliştirmek zorundadırlar. Sadece; “Bu davranışları sergileyenler insan olamazlar”, “Bunlar insanlık dışıdır”, “Lanetliyoruz!” ve benzeri kınama cümleleriyle terörizmle mücadele edilmesi ve terörist ile terörizmin anlaşılması mümkün değildir. “İnsanlar nasıl radikalleşirler ve niçin terör örgütlerine katılırlar?”, “Gerçekleştirdikleri terör eylemlerini nasıl kendi vicdanlarında meşrulaştırabilmektedirler?”, “Terör örgütlerine katılımların önüne geçmek için neler yapılmalıdır?” vb. soruların cevapları bilinerek terörizmle mücadele stratejilerinin belirlenmesi gerekmektedir. Bu sorulara herkesin cevap araması belki gerekmemekte, ancak vatandaşlarını korumak zorunda olan devletler ve toplumlarını aydınlatmak zorunda olan araştırmacılar, konuyu duygusallığın ötesinde daha soğukkanlı ve bilimsel veriler ışığında ele almak durumundadırlar. Çünkü terörizm, son iki yüzyıldır gündemdedir ve teröristler de her geçen gün daha donanımlı, vahşi, can yakıcı hale gelerek daha fazla insanın canını almaya devam etmektedirler.[2]
“TERÖRLE MÜCADELEDE RADİKALLEŞMENİN ÖNLENMESİ” – Okumak için <sahipkiran.org/2016/12/22/radikallesme/> tıklayınız
Şiddete yönelme, bir teröristi diğer radikallerden/aşırılardan ayıran en önemli özelliktir.[3] Radikalleşme ve sonrasında şiddete yönelme süreci, zaman içinde gelişmekte ve bireylerin dünyayı ve kendilerini algılamalarında önemli değişikliklere neden olmaktadır. Ancak son yıllarda yapılan akademik araştırmalar; terör eylemlerine katılan bireylerin farklı sosyal geçmişlerden geldiklerini, oldukça farklı radikalleşme süreçlerinden geçtiklerini ve farklı motive edici kaynaklardan etkilendiklerini ortaya çıkarmıştır. Bu durum, dini suiistimal eden terör örgütlerinde olduğu kadar; sağ, sol ve etnik milliyet temelli terör örgütlerinde de geçerlidir. Örneğin Londra ve Madrid bombacıları, milliyetleri, kültürel geçmişleri, eğitim seviyeleri, İngiltere ve İspanya toplumlarına entegrasyonları, ailevi durumları ve suç geçmişleri açısından farklılık arz ediyorlardı. ETA’ya ve 60’lı ve 70’li yıllarda Avrupa’da kurulan diğer terör örgütlerine katılan bireylerin de sosyal karakteristikleri oldukça farklıydı. Tüm bu farklılıklara rağmen, terörden mahkum tüm bireyler, şiddet içeren radikalleşmeye giden bir süreci yaşamış ve terör eylemlerine katılmışlardı. Bu durum, araştırmacıları iki sonuca götürmüştü;[4]
1.
1. Radikalleşmeye açık toplum kesimlerinin profilini çıkarmak ve muhtemel teröristleri tespit etmek mümkün değildir. 2. Farklı radikalleşme süreçlerinin tamamını engellemeye yönelik bir strateji geliştirmek mümkün değildir.
Bu araştırmalar neticesinde; radikalleşmeye müsait bireyleri tespit etmek için yapılacak bir profil çalışması yerine, radikalleşme süreçlerini tespit etmenin daha sağlıklı sonuçlar verdiği ortaya çıkmıştır. Bu süreçlerin anlaşılması, önleyici stratejilerin oluşturulması ve tedbirlerin alınması açısından faydalı olacaktır.[5]
Radikalleşme süreçlerini/mekanizmalarını, aşağıdaki tablodan da görüleceği üzere; bireysel, grupsal ve kitlesel düzeyde ondört başlık altında incelemek mümkündür: [6]
Tablo: Şiddete Giden Yollar: Bireysel, grup ve kitlesel düzeyde radikalleşme süreçleri[7]
Radikalleşme Düzeyi
Süreçler/Mekanizmalar
Bireysel
1. Kişisel Mağduriyet Nedeniyle Bireysel Radikalleşme
2. Siyasi Mağduriyet Nedeniyle Bireysel Radikalleşme
3. Radikal bir Gruba Katılmak Suretiyle Bireysel Radikalleşme – Sevginin Gücü
4. Radikal Bir Gruba Katıldıktan Sonra Bireysel Radikalleşme – Kendini İkna Etme
5. Basın, Medya ve İnternet Yoluyla Bireysel Radikalleşme
Grupsal
6. Aynı Düşünceden Gruplar içinde Grup Radikalleşmesi
7. İzolasyon ve Tehdit Altında Grup Radikalleşmesi
8. Aynı Destek Tabanı İçin Rekabet Sırasında Grup Radikalleşmesi
9. Devlet Gücü ile Rekabet Esnasında Grup Radikalleşmesi
10. Grup İçi Rekabet Nedeniyle Grup Radikalleşmesi
11. Amaca Ulaşmada Terörün Kestirme Yol Olarak Görülmesi Nedeniyle Grup Radikalleşmesi
12. Marjinalleş(tiril)me Nedeniyle Grup Radikalleşmesi
Kitlesel
13. Başka bir Grup ile Mücadele Esnasında Kitlesel Radikalleşme
14. Başka bir Grup ile Uyuşmazlıktan Kaynaklanan Kitlesel Radikalleşme – Nefret
1. Kişisel Mağduriyet Nedeniyle Bireysel Radikalleşme
Mağduriyet; “haksızlığa veya zulme uğramış olma durumu” olarak tanımlanmaktadır ve insan eliyle ya da ihmaliyle ortaya çıkan mağduriyet ve doğal afetler sonucu yaşanan mağduriyet olmak üzere ikiye ayrılabilir. Doğal afetler sonucu meydana gelen mağduriyetlerde öç alma ve intikam gibi duygular oluşmaz iken, insan eliyle ya da ihmaliyle meydana gelen mağduriyetlerde öfke, kin, nefret, intikam ve düşmanlık gibi radikalleşmeye neden olan menfi duygular oluşmaktadır.[8]
Birçok terörist, yaşadığı bir mağduriyet sonucu, örneğin gözaltına alındığında şiddete maruz kalma, işkence görme ya da tacize uğrama gibi nedenlerle radikalleşerek terör örgütlerine katılmaktadır.[9] Devlet görevlilerinin intikam, cezalandırma ve teröristlere hak ettikleri dersi verme düşüncesiyle yaptıkları aşırı güç kullanımı, çoğunlukla terör örgütü elemanlarının devlet görevlilerini düşman olarak görme eğilimlerini güçlendirmekte, daha fazla kinlenmelerine sebep olmakta ve buldukları ilk fırsatta intikam almak için örgütün saflarında yerlerini almaya itmektedir.[10]
Bireylerin radikalleşmesine neden olan mağduriyetler, sadece devlet görevlilerinin haksız muamelelerinden oluşmamakta; devlet dışı örgütlerin neden oldukları mağduriyetler de radikalleşmeye neden olmaktadır. Örneğin Türk Hizbullah’ı ile ilgili yapılan bir araştırma; Hizbullah’a katılımda PKK’nın yol açtığı mağduriyetin önemli bir rol oynağını ortaya çıkarmıştır. PKK tarafından mağdur edilmiş, yakınları PKK tarafından öldürülmüş, işkence ve tehdide maruz kalmış Güneydoğu halkı, Hizbullah’ı intikam almak için bir adres olarak görmüş ve ideoloji olarak Hizbullah’a yakınlıkları olmayanlar da intikam güdüsüyle Hizbullah’a katılmışlardır. Mezkûr araştırma kapsamında yapılan mülakatlarda bir uzman, bu çeşit katılımlara şöyle işaret etmektedir: “Büyük ölçüde PKK’dan mağdur olmuş PKK’dan tehdit görmüş, abisi, babası yakın bir akrabası PKK tarafından öldürülmüş insanlardır bunlar. Hizbullah’ın ilk elemanları arasında PKK’dan öyle ya da böyle zarar görmüş, PKK tehdidi ile karşı karşıya kalmış ve savunma içgüdüsüyle Hizbullahçı olmak zorunda kalmış insanlar çoktur. Bu katılımlar bana göre ideolojik değildir, bu gidişler tamamen sosyolojiktir, yani güvenlik veya bölgede bir güce kendini dayama ihtiyacı.”[11]
Kişisel mağduriyet nedeniyle yaşanan radikalleşme süreci, intihar bombacılarının radikalleşmesini izah için literatürde en çok atıf yapılan süreçtir. Çeçen Kara Dulları’nın, uğradıkları tecavüz veya başta kocaları olmak üzere diğer erkek yakınlarının öldürülmeleri sonrasında intikam için intihar bombacısı oldukları savunulmaktadır. Kara Kaplanlar olarak anılan Tamil Kaplanları’nın intihar tugaylarının da benzer bir şekilde Singalaların vahşetlerinden sağ kurtulanlardan oluştuğu söylenmektedir. Filistinli intihar bombacıları da, niçin intihar bombacısı olduklarına dair açıklamalarında; İsrail ordusunun sevdiklerine veya mahallelerine saldırılarının intikamını almak için böyle bir yönteme müracaat ettiklerini ifade etmektedirler.[12] Bu nedenle de intihar bombacılarının; yakın aile fertlerinden, akrabalarından ya da arkadaşlarından birinin güvenlik güçleri ile girmiş oldukları silahlı çatışmada öldürülmüş olması, yaralanması ya da hapse atılması gibi nedenlerden dolayı kinlenmeleri ve intikam alma duygusu içerisinde bulunmaları nedeniyle radikalleştikleri ve bu travmaları yaşayanların intihar saldırıları için uygun birer aday olabildikleri savunulmaktadır. [13]
2. Siyasi Mağduriyet Nedeniyle Bireysel Radikalleşme
Bazen bireyler, siyasi akımlara ve hadiselere karşı radikal eylemlere karışabilmektedir. Buna en güzel örneklerden biri; ABD’li matematikçi Ted Kaczynski’dir. Harvard Üniversitesi mezunu, Michigan Üniversitesinde matematik doktorası yapmış ve Berkeley Üniversitesinde Üniversitenin o döneme değin en genç öğretim üyesi olarak görev almış olan Kaczynski, namı diğer Unabomber (Üniversite ve Havayolları Bombacısının kısaltması), Berkeley Üniversitesindeki görevinden istifa ettikten sonra Montana’ya yerleşerek ormanın içinde bir kulübede yaşamaya başlamış, yaşamını tamamen kendi kendine sürdürmenin yollarını aramıştır. Ancak endüstriyel gelişmenin yaşam alanını gittikçe daha çok daralttığına ve çevresindeki doğanın sürekli olarak tahrip edildiğine şahit olması, kendisini önce ufak tefek sabotaj eylemlerine, daha sonra ise kararlı ve planlı bombalamalar yapmaya itmiştir.[14]
Diğer bir örnek, Yahudi Toplum Merkezi’nde beş kişiyi yaralayıp sonrasında Filipinli bir postacıyı öldürdükten sonra Ağustos 1999’da polise teslim olan Buford Furrow’dur. Eylemlerini kendi başına planlayıp gerçekleştiren Furrow’un, beyaz ırkın üstünlüğünü savunan gruplara kendini adamış birisi olduğu anlaşılmıştır.[15]
Bu şekilde bireylerin bir grubun parçası olmaksızın yalnız başına hareket ettiği radikalleşme süreci, oldukça nadir görülen radikalleşme süreçlerindendir. Bu gibi durumlarda, kişinin entelektüel bir hareketten etkilenmesi kuvvetle muhtemeldir. Yine radikalleşmenin bu türü, diğer radikalleşme türlerine göre daha fazla psikolojik rahatsızlıklar içerme ihtimali taşımaktadır. Yukarıda verilen örneklerden Kaczynski’nin, paranoid şizofreni olduğu tespit edilmiş; yine Furrow’un daha önce akıl sağlığı tedavisi gördüğü anlaşılmış ve Furrow, bu nedenle idam cezasından kurtulmuştur. Terör örgütlerinin, bu gibi psikolojik sorunları olan kişileri, güvenilmezlikleri nedeniyle saflarına katma ihtimali çok düşüktür.[16]
3. Radikal bir Gruba Katılmak Suretiyle Bireysel Radikalleşme – Sevginin Gücü
Bireyler, terör örgütlerine bu örgütlere mensup teröristlerle kişisel bağlantıları kanalıyla katılırlar. Hiçbir terörist, kendilerine ihanet edecek kişileri örgüte kazandırmak istemez. Bu da pratikte; “terör örgütü mensuplarının, eleman kazanmak için güvendiği arkadaşlarına, sevdiklerine ve ailelerinden kişilere yönelmeleri” demektir.
“Güven”, terör örgütü mensuplarının eleman kazanma ağını belirleyebilir ancak kimlerin örgüte kazanılacağında belirleyici olan unsur; sevgidir. Romantik ve yoldaşça bir sevginin çekim gücü, bireylerin terör örgütlerine katılmalarında siyaset kadar etkili olabilir. Yoldaşlara adanmışlık, bir arkadaş grubunun hep birlikte bir terör örgütüne katılımına neden olabilir. Hatta bazen küçük siyasi bir grup, bir terör örgütüne katılımın müzakere edildiği bir toplantı gerçekleştirebilir ve katılım yönünde oy çokluğu olursa, grubun tamamı blok halinde terör örgütüne katılabilir. Grup kararı veya bireysel tercih nedeniyle bir terör örgütüne katılan kişinin, birlikte hareket ettiği arkadaşlarına ve yoldaşlarına olan sevgisi, genellikle daha da artmaktadır. Çünkü aynı amaçlar ve ortak tehditler, grup birlikteliğini artırmakta, bu da örgüt mensuplarının birbirlerine daha sıkı bağlanmalarını sağlamaktadır. İrlanda ve Kuzey İrlanda’da faaliyet gösteren Sinn Fein’e mensup 30 örgüt elemanı ile White’ın yaptığı mülakatlarda; “grup dayanışması ve grup için faydalı olabilme ümidinin, örgüt üyelerini tüm sıkıntılara rağmen bir arada tutan en önemli iki güç olduğu sonucuna” varılmıştır.
Yani yol arkadaşlarına adanmışlık, sadece radikal bir gruba katılmak için bir katalizör görevi görmemekte, aynı zamanda radikal bir gruptan ayrılmanın önünde bir bariyer de oluşturmaktadır. White’ın yaptığı mülakatlarda bir örgüt üyesin söylediği şu sözler, yukarıda söylenenleri özetler niteliktedir: “Niçin diye kendi kendime sorduğum zamanlar oluyordu. ‘Niçin? Kafayı mı yedin?’ diyordum kendi kendime. Fakat sırtımı dönüp gidemezdim. Hapiste olan ve hayatlarını feda eden pek çok arkadaşım vardı ve ben sırtımı dönüp gidecektim. Hayır, arkamı dönüp gidemeyeceğim kadar çok cenaze arkasından yürüdüm.”[17]
4. Radikal Bir Gruba Katıldıktan Sonra Bireysel Radikalleşme – Kendini İkna Etme
Bireylerin, büyük riskler ve fedakârlık üstlenerek aniden sempatizanlıktan eylem boyutuna geçmeleri, nadir görülen bir davranıştır. Normal şartlarda bir bireyin terör örgütüne katılma süreci, daha önce de ifade edildiği gibi yavaş ve kademeli olarak gerçekleşmektedir. Örgütler, saflarına katmak istedikleri veya saflarına katılmak isteyen bireyleri, önemli görevlerden önce küçük pek çok testten geçirmekte ve silahlı eylemden önce pek çok şiddet içermeyen görevler vermektedirler.
Bireyin kendi olumsuz davranışlarını kendi zihninde adım adım meşru hale getirmesi, sosyal psikolojide çok iyi irdelenmiş bir konudur. Yüzlerce deney, bireyin aptalca veya kötü bir davranıştan sonra bu davranışını meşrulaştırmaya güçlü bir şekilde meylettiğini göstermiştir. Sıkıcı bir deneyin eğlenceli olduğunu söylemek zorunda kalan veya karşı çıktığı bir hususun lehine bir makale yazmak zorunda kalan bir kişi, muhtemelen bu davranışını haklı göstermek için bahaneler uyduracaktır. Bilişsel Uyumsuzluk Teorisine göre bu eğilim, kişinin kendi pozitif imajı ile kötü davranışı arasındaki uyumsuzluğu azaltmaya yönelik bir gayrettir. Başka bir deyişle; yaptıklarımız için gerekçe bulmak, gerekçelerimiz olan şeyleri yapmaktan daha kolaydır.[18]
Kendi kendine radikalleşmeye dair en çarpıcı örneklerden biri, Milgram’ın otoriteye itaati izah etmeye yönelik çalışmaları sırasında gerçekleştirdiği deneylerden biridir. İnsanların kendi vicdani değerleriyle çelişmesine rağmen, otorite sahibi bir kişi veya kurumun isteklerine itaat etmeye ne ölçüde istekli olduklarını ölçme amacını güden bu deney[19], Yale Üniversitesi’nde gerçekleştirildi. Denekler, gazete ilanları ve posta yoluyla bulundu. Deneyin tanıtımında deneyin bir saat sürdüğü ve katılanlara deneyi tamamlamasalar bile ücret ödeneceği bildirildi. Katılımcılar; 20 ve 50 yaşları arasında, ilkokulu tamamlayamamışlardan doktora mezunlarına kadar her türlü öğretim geçmişine sahip erkeklerden oluşuyordu.
Deney gözlemcisi rolünü, bir teknisyen önlüğü giyen, sert ve hissiz görünümlü bir biyoloji öğretmeni oynuyordu. Kurban rolünü de bu rol için eğitilmiş, İrlandalı-Amerikan bir muhasebeci üstlenmişti. Kurban ile deney gözlemcisinin işbirliği yaptığı, katılımcıdan gizleniyor ve kurban, katılımcıya kendisi gibi gönüllü olarak katılmış başka bir denek olarak tanıtılıyordu. Böylece katılımcının gözünde deney, deney gözlemcisi ve iki denekten oluşuyordu. Deney gözlemcisi, iki deneğe “öğrenmede cezanın etkisi” hakkında bir deneye katıldıklarını, birisinin “öğretmen” diğerinin de “öğrenci” rolünü üstlenecekleri bilgisini veriyordu. Sonra, iki deneğe de birer kâğıt veriliyordu. Katılımcının, bu kâğıtlardan birinde “öğretmen” ve diğerinde de “öğrenci” yazdığına ve kâğıtların rastgele verildiğine inanması sağlanıyordu. Gerçekte ise her iki kâğıtta da “öğretmen” yazıyordu ve işbirlikçi denek, kendi kâğıdında “öğrenci” yazıyormuş gibi rol yapıyordu; böylece katılımcının hep “öğretmen” olması sağlanıyordu. Bu noktada “öğretmen” ve “öğrenci”, birbirini duyabilecek ancak göremeyecek şekilde ayrı odalara alınıyordu. Deneyin sürümlerinden biri, işbirlikçi deneğin gerçek deneğe bir kalp rahatsızlığı olduğunu söylemesi gibi ek bir özellik taşıyordu.
Deneyden önce öğretmene 45 voltluk bir elektrik şoku uygulanarak öğrenciye uygulayacağını sandığı şokun neye benzediği hakkında bir fikir verilmiş oluyordu. Öğretmene daha sonra öğrenciye öğretmesi amacıyla sözcük çiftlerinden oluşan bir liste veriliyor, öğretmen de bu listeyi öğrenciye bir kere okuyarak işe başlıyordu. Ardından öğretmen, listeyi oluşturan sözcük çiftlerinin ilk sözcüklerini teker teker okuyor, okuduğu her sözcük için öğrenciye dört adet seçenek sunuyor, öğrenci de bu seçenekler arasından doğru olduğunu düşündüğü cevabı bildirmek için bir cevap düğmesine basıyordu. Verdiği cevap yanlış ise, her yanlış cevap sonucu giderek artan elektrik şoklarına maruz kalıyordu. Cevap doğru ise öğretmen sonraki sözcük çiftine geçiyordu.
Denekler, öğrencinin verdiği her yanlış yanıta karşılık onun gerçek şoklara maruz kaldığını sanıyorlardı. Gerçekte ise şok uygulanmıyordu. İşbirlikçi denek, geçtiği odada elektroşok makinesine bütünleştirilmiş bir ses kayıt cihazını çalıştırıyor ve bu cihaz da her şok seviyesine karşılık önceden kaydedilmiş bir çığlık sesini çalıyordu. Voltajın birkaç defa artırılmasından sonra aktör, kendisini yan odadaki denekten ayıran duvarı yumruklamaya başlıyordu. Birkaç defa yumrukladıktan ve kalp rahatsızlığını hatırlattıktan sonra ise artık sorulara cevap vermemeye ve şikâyette bulunmamaya başlıyordu.
Bu noktada pek çok denek, öğrencinin ne halde olduğunu öğrenmek için deneyi durdurmak istediğini ifade ediyordu. Kimi denekler, 135 voltta durup deneyin amacını sorgulamaya başlıyordu. Bunların çoğu, sonuçlardan sorumlu tutulmayacaklarına dair güvence aldıktan sonra devam ediyordu. Bazı denekler, öğrenciden gelen acı dolu çığlıkları duyduklarında sinirli biçimde gülmeye başlıyor veya aşırı stres içinde olduklarını gösteren başka davranışlarda bulunuyordu.
Denek, herhangi bir noktada deneyi durdurma isteğini ifade ettiği zaman kendisine aşağıdaki sırayı takip eden sözlü uyarılarda bulunuluyordu:
1- Lütfen devam edin.
2- Deney için devam etmeniz gerekiyor.
3- Devam etmeniz kesinlikle çok önemli.
4- Başka seçeneğiniz yok, devam etmek “zorundasınız”.
Denek, bu dört uyarıdan sonra hala “durmak istediğini” ifade ederse, deney durduruluyordu. Tersi durumda ise deney, ancak denek en yüksek şok olan 450 voltu 3 kere art arda uyguladıktan sonra durduruluyordu.
Milgram, deney gerçekleştirilmeden önce Yale üniversitesinin 14 psikoloji yüksek lisans öğrencisiyle sonuçların ne olacağına yönelik bir anket yaptı. Katılımcıların tümü, sadece birkaç sadist eğilimli deneğin (%1-2) en yüksek voltajı uygulayacağını düşünüyordu. Milgram, ayrıca meslektaşları arasında da sözlü bir anket yaptı. Onlar da sadece birkaç deneğin çok kuvvetli şok uygulayacağını düşündüklerini söylediler. Ancak sonuçta deneklerin %65’inin (40 denekten 26’sının) deneydeki en yüksek gerilim olan 450 voltu, her ne kadar epey huzursuzluk hissetmiş olsalar da, uyguladıkları görüldü. Deneklerin tümü, deneyin bir noktasında durup deneyi sorgulamış, hatta bazıları kendilerine ödenen parayı geri vereceklerini söylemişlerdi. Katılımcılardan hiçbiri, 300 volt seviyesinden önce şok uygulamaktan tereddütsüzce vazgeçmedi. Milgram’ın notlarına ve anılarına göre, son şokları uygulamayı reddeden katılımcılardan hiçbiri, ne deneyin kendisinin durdurulmasını talep etti, ne de izin almadan odayı terk ederek kurbanın durumunu kontrol etti.[20]
Milgram, ulaştığı sonuçları 1974 tarihli “İtaatin Tehlikeleri” başlıklı makalesinde şöyleözetledi: “İtaatin hukuksal ve felsefî açılardan devasa önemi bulunmaktadır, ancak bunlar çoğu insanın somut durumlarda nasıl davrandığı konusunda fazla bilgi vermez. Yale Üniversitesinde sıradan bir insanın sadece bir deney bilimcisinden aldığı emirle başka bir insana ne kadar acı çektireceğini ölçmek için basit bir deney düzenledim. Katılan deneklerin güçlü vicdani duyguları ile saf otoriteyi çeliştirdim ve kurbanların acı dolu çığlıklarının eşliğinde, genellikle otorite kazandı. Yetişkin insanların, bir otoritenin komutası doğrultusunda her şeyi göze almakta gösterdikleri aşırı isteklilik, çalışmamızın acilen açıklama gerektiren en önemli bulgusudur. Zira sadece görevlerini yapan, kendi başlarına vahşi işlere kalkışmayan sıradan insanlar, korkunç bir yok etme işleminin bir parçası olabilmekteler. Ayrıca bu deneylerde, yaptıkları işin yıkıcı sonuçlarını apaçık görmelerine rağmen, temel ahlaki değerleriyle çelişen bu görevlerde, pek az kişinin otoriteyi reddetme potansiyeli olduğu görüldü.”
Milgram’ın deneyinde bağımlı değişken; düşünce veya duygulardaki radikalleşme değil, davranışlardaki radikalleşmedir. Bu deneyde düşünce veya duygulardaki radikalleşme ölçülmemiştir ve zaten şok seviyesini artırmanın kurbana karşı değişen hislerden kaynaklanıp kaynaklanmadığını ölçmenin yolu da yoktur.
Bu konuda yapılan diğer meşhur bir deney de; Psikolog Philip Zimbardo liderliğinde bir grup araştırmacı tarafından 1971 yılında Stanford Üniversitesi’nde gerçekleştirilen deneydir. Stanford hapishane deneyi[21] olarak bilinen deneyde; mahkûm veya gardiyan olmanın psikolojik etkileri incelenmiştir. Deney için psikolojik açıdan sorunu olmayan gönüllü erkek öğrenciler, rastlantısal bir şekilde gardiyan ve mahkûm rolü oynamak üzere seçildiler. Bu öğrenciler, Stanford Üniversitesi psikoloji binasının bodrum katındaki sahte hapishaneye yerleştirildiler. Kendi hallerine bırakılan mahkûmlar ve gardiyanlar, çok çabuk bir şekilde rollerine adapte oldular ve gardiyanlar, birkaç gün içinde mahkûmlara (aşağılama ve keyfi cezalandırmalar şeklinde) kötü muameleye başladılar. Deney, öngörülen sınırların dışına çıkıp tehlikeli ve psikolojik olarak hasar veren bir duruma geldi. Birçok mahkûm, duygusal olarak travma geçirirdi ve Zimbardo, altıncı günün sonunda deneyi bitirmek zorunda kaldı.
Milgram’ın deneyinde olduğu gibi, bu deneyde de düşünce ve duygulardaki radikalleşme değil, davranışlardaki radikalleşme ölçülmüştü. Deneyde; gardiyan rolündeki deneklerin, mahkûm rolündeki deneklere karşı (şınav çektirmekten başlayıp, pis yemekler yedirmeye ve en sonunda cinsel taciz içeren oyunlar oynamaya zorlamaya varan) gayri insani muamelelerinin düzenli olarak arttığı, açıkça gözlemlenmişti. Deney sonrası, deneklerle yapılan mülakatlarda gardiyan rolündeki bir öğrenci, mahkûmlara karşı artan zalimce muamelesinin sebebini; “mahkûmların hangi aşamaya kadar ses çıkarmayacaklarını merak etmesi” olarak açıklamıştı. Ona göre, kendisinin aşırıya kaçmasının sorumlusu, kendilerini savunmayan mahkûmlardı!
Bu iki deneyden de çıkan sonuç; yavaş bir şekilde artan (başkalarına zarar veren) radikal davranışlara ilişkin bir şablonun varlığıdır. Bireyler, kendi davranışlarını meşrulaştırabilmek için kendilerini ikna etmektedirler. Kendi kendine radikalleşme, aşırı davranışlar için kaygan bir zemin oluşturmaktadır. Aşırı mazeretler ve meşrulaştırmalar ise, bu kaygan zemini daha da kaygan hale getirmektedir.[22]
5. Basın, Medya ve İnternet Yoluyla Bireysel Radikalleşme
Radikalleşme sürecinin en önemli unsurlarından biri; basın, medya ve internet kanalıyla geniş kitlelere ulaştırılan propagandadır. Propaganda, aşırı veya radikal olarak nitelendirilebilecek fikir, ideoloji ve eylemleri meşrulaştırmak ve grup ile düşman olarak nitelendirilenler arasındaki ihtilaf konularını abartarak kızıştırmak için kullanılan bir yöntemdir.[23] Bu nedenle de propaganda ve propagandaya dayalı beyin yıkama, terörün en önemli aracı ve terörist olmaya giden yolun başı olarak nitelendirilmekte ve propagandaya malzeme olarak kullanılabilecek unsurların çokluğu ile terör örgütlerine katılan bireylerin sayısı arasında doğru bir orantı olduğu savunulmaktadır.[24]
Kitaplarda, medyada ve özellikle de internette yer alan görsel, işitsel materyaller ve videolar kanalıyla şiddet eylemleri, haklı nedenlere dayalı ve meşru olarak yansıtılmakta ve savunulmaktadır. İnternet, günümüzde en önemli propaganda, radikalleştirme ve eleman kazanma aracı olarak kullanılmaktadır. Teröristler, hedeflerini insanlar gözünde canavarlaştırmaya yönelik propagandalarını internet kanalıyla geniş kitlelere ulaştırabilmektedirler. Düşmanın canavarlaştırılması ve şiddetin yüceltilmesi, propaganda yoluyla yapılan beyin yıkama sürecinin en önemli unsurlarıdır. Propaganda, radikalleşmekte olan bireyler ve grup arasındaki bağların pekişip kuvvetlenmesini sağlar. Rasyonel ve duygusal fikirlerin harmanlanarak bir araya getirildiği propaganda, radikalleşen bireylerde amaca ulaşmak için en etkili ve kaçınılmaz yolun şiddetten geçtiği kanaatini oluşturur.
Terör örgütlerinin propagandaları, bireylere gerçekleştirdikleri veya gerçekleştirecekleri şiddet eylemleri için savunma mekanizmaları üretir. Bunun için de propaganda materyalleri, genellikle yapılan/yapılacak eylemleri haklı çıkaracak tarihi karşılaştırmalar ve kahramanlık terminolojisi içererek fantastik bir dünya oluşturmakta ve böylece terörizm, “iyi” ve “kötü”nün yeniden tarif edildiği makul bir çerçeveye oturtulmaktadır.[25]
Cihadi doktrinleri savunan web siteleri, dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan Müslümanların radikalleşmesine neden olmaktadır. Bunlardan İngilizce yayın yapanların, Amerikan Müslümanlarının artan bir şekilde radikalleşmesinde etkili oldukları ifade edilmektedir. Bu web sitelerinin El Kaide tarafından kurulup yönetilmediği bilinmekle birlikte, bu sitelerin içeriklerinin cihad ve ABD’ye karşı kutsal savaşa sempatizan kazandırmada oldukça etkili oldukları gözlenmektedir. Bu siteler ve sohbet odaları, cihada hevesli Müslümanlar için endoktrinasyon ve eğitim temin etmekte, aynı zamanda aynı düşünceye sahip dünyanın farklı bölgelerindeki diğer bireylerle bağlantı kurmalarını ve cihatçı gruplara katılmalarını kolaylaştırmaktadır. Militan İslami web siteleriyle mücadele eden Suudi Hükümeti programına göre; El Kaide’ye sempatiyle yaklaşan İngilizce (aktif) web siteleri yedi yıl önce 30 iken, günümüzde 200’den fazla olmuştur.[26]
6. Aynı Düşünceden Gruplar içinde Grup Radikalleşmesi
Birbirini tanımayan gruplar, belirli bir riski üstlenip üstlenmemek veya siyasi bir karar vermek üzere bir araya getirildiklerinde, düzenli olarak iki değişim göstermektedirler: üzerinde konuşulan konu hakkında artan bir şekilde uzlaşma ve grup üyelerinin ortalama fikirlerinde bir kayma. Fikirlerdeki kayma, görüşmelerden önce en fazla kişi tarafından benimsenen aşırı görüşe doğru ve artan şiddette olmaktadır. Örneğin müzakerelerden önce risk almayı tercih edenler fazla ise, ortalama görüşteki kayma; daha fazla risk alma yönünde olmaktadır. Yine müzakerelerden önce çoğu kişi Amerika’nın dış yardımlarına karşı ise, ortalama görüşteki kayma; dış yardım karşıtlığında artış yönünde olmaktadır. Bu kayma, farklı görüş benimsediği halde uyumsuzluk çıkmaması için sesini çıkarmama ve bu nedenle çoğunluğun fikrine onay verme endişesinden kaynaklanmamaktadır. Aksine, müzakereler öncesi ve sonrasında yapılan ve sadece araştırmacıların görebildiği anketlerden elde edilen sonuçlara göre; benzer değerlere sahip bireyler arasındaki müzakereler, bireylerin görüşlerinde daha aşırı görüş yönünde içselleştirilmiş bir kaymaya neden olmaktadır.
Sosyal karşılaştırma teorisine göre; bütün bireyler, kendileri üzerinde uzlaşmaya, yani kendi fikirlerini grubun ortalama fikrine yaklaştırmaya yönelik baskı hissederler. Fakat bu baskı, herkes için aynı düzeyde değildir. Müzakerelerden önce grup üyelerinin benimsediği ortalama görüşten daha aşırı görüşler benimseyen bireyler, daha çok takdir görürler. Çünkü onlar, diğer üyelere göre gruba kendilerini daha fazla adamış ve daha kapasiteli olarak görülürler. Bu statü de, onların grup üzerinde daha etkili olmalarını ve müzakerelerden (fikirlerinde meydana gelebilecek değişiklikler bağlamında) daha az etkilenmelerini beraberinde getirir. Müzakerelerden önce, grubun ortalama görüşünden daha yumuşak görüşler benimseyen grup üyeleri ise, grup üzerinde daha az etkiye sahiptirler ve müzakereler sonucunda fikirlerinde en fazla değişim olan bireyler de bu kişiler olmaktadır. Kimse, grubun benimsediği fikri desteklemede, ortalamanın altında kalmak istememektedir. Bunun neticesi de; ortalama fikirlerin, grubun benimsediği görüşler doğrultusunda daha aşırılaşmasıdır.[27]
7. İzolasyon ve Tehdit Altında Grup Radikalleşmesi
Bu tarz radikalleşme, küçük savaşçı grupların üyeleri arasında oluşan güçlü bağlardan kaynaklanmaktadır. Savaştaki askerler veya terör örgütü üyeleri, genellikle aynı birlikte/grupta savaştıkları silah arkadaşları dışındaki kişilerden izole haldedirler. Böyle bir ortamda, bireylerin birbirlerine güvenmek dışında bir seçenekleri yoktur. Zira hem askerler hem de teröristler, düşmanla savaşırken kendi hayatları için birbirlerine bağlı ve muhtaç durumdadırlar ve bu şekilde birbirine aşırı bağımlılık, grup üyeleri arasında aşırı uyumu ve bağlılığı beraberinde getirir. Bu uyum ve bağlılık, grup üyelerini kardeşlerden daha yakın hale getirebilir. Bir grup üyeleri arasında bu boyuttaki uyum ve bağlılık ise, grup üyelerinin uzlaşmaları yönünde güçlü bir baskıyı da beraberinde getirir.
Gruplar, ahlaki standartlar oluşturma güçleri bakımından farklılık gösterirler. Eğer bir grubun üyeleri, aynı standartlarda başka gruplara da üye iseler, o grubun sosyal gerçeklik değeri zayıftır. Bunun tersine eğer bir grubun üyeleri, diğer gruplardan izole edilmişlerse, o grubun sosyal gerçeklik değeri güçlüdür. Bu prensip, beyin yıkama da dâhil grup odaklı pek çok ikna yöntemi için güçlü bir temel oluşturmaktadır. Uyum çok yüksek olduğunda, yani bir bireyin tüm sosyal dünyası kendi birliğindeki/terörist hücresindeki veya kapalı başka bir gruptaki birkaç arkadaşla sınırlı olduğunda, grubun sosyal gerçeklik değeri en yüksek seviyededir. Bu nedenle de bir radikal grup, yer altına inip terör örgütü haline geldiğinde; dış dünyadan izolasyon ve dış tehditler, grup dinamiklerini çok daha güçlü hale getirir. Grubun değerler ve ahlak üzerine uzlaşması, büyük bir güç meydana getirir ve bu güç; grubu tehdit edenlere karşı şiddet kullanılmasını meşru, hatta zorunlu hale getirir. Bu şekilde yüksek uyumlu bir grup oluşturmak, devletlerin ve terör örgütlerinin askeri eğitimlerinin en önemli amaçları arasındadır.[28]
8. Aynı Destek Tabanı İçin Rekabet Sırasında Grup Radikalleşmesi
Aynı tabana hitap eden ve dolayısıyla aynı tabanın desteğini bekleyen grup sempatizanları, savundukları davaya destek amaçlı daha radikal eylemlerde bulunarak destek bekledikleri taban nezdinde daha fazla kabul görmeye çalışırlar. Analistler, İrlanda Cumhuriyet Ordusu adlı örgütün 1979 yılında Lord Mountbatten’i öldürmesinin bu bağlamda, yani İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu adlı örgütle rekabet için gerçekleştiğini savunmaktadırlar. Yine bazı Filistinlilerin 1985 yılında iki uçak kaçırma girişiminin, rakip örgütlere karşı halk nezdinde avantaj sağlamak için yapıldığı iddia edilmektedir. Bazı terör saldırılarını birden fazla örgütün sahiplenmesinin nedeni de budur. Böylelikle hitap ettikleri kitlelere; “savunduğumuz dava uğruna biz, diğer örgütlere göre daha fazla eylem yapıyor ve mücadele ediyoruz, dolayısıyla onlar yerine bizi destekleyin!” mesajını vermeye çalışmaktadırlar.
Rekabet nedeniyle radikalleşme, ASALA (Ermenistan’ın Özgürlüğü için Ermeni Gizli Ordusu) örneğinde çok açık bir şekilde görülmektedir. Ana akım Ermeni örgütleri, Türklerin kendilerine uyguladıkları zorunlu tehcir nedeniyle Türklere ceza verilmesini konuşurlarken, ASALA Türklere saldırarak Ermeni diasporasının desteğini almayı başarmıştır. Eski Ermeni örgütlerinden Taşnak, bu rekabete kendi Türk karşıtı terör örgütünü (Ermeni Soykırımının Adalet Komandoları) kurarak cevap vermiştir. Benzer bir şekilde Filistin’in Kurtuluşu için Filistin Cephesi, ikinci intifada varlık göstermeyince materyalist Marksist ideolojisine rağmen, tekrar halk desteği kazanabilmek için intihar eylemlerine başvurmak zorunda kalmıştır.
Ancak bir örgütün böyle bir rekabet esnasında aşırı radikalleşerek halk kitlelerinin desteğini kaybetmesi de mümkündür. Daha radikalliğin getirdiği yüksek prestij ile aşırı radikalliğin getirdiği prestij kaybı arasında ince bir çizgi vardır ve bu çizgi, zaman içinde yer değiştirebilir. Bu çizginin zaman zaman aşıldığına örnekler; IRA’nın hedeflerini kendisine destek veren cumhuriyetçi sempatizanlarının kabul edebileceklerinin ötesinde taşıdığı zamanlarda görüşmüştür. Böyle durumlarda IRA, özür dilemiş ve en azından belirli bir zaman dilimi için hedef alanını daraltmıştır.
Benzer bir şekilde İsrail’e karşı Filistinlilerin düzenledikleri intihar eylemleri, Oslo Mutabakatından sonra dramatik bir şekilde azalmıştır. Barış umudu, anketlere göre Filistinlilerin bu tarz eylemelere desteğini azaltmıştır. Oslo Mutabakatının uygulanamayacağı anlaşılıp ikinci intifada başladığında yapılan anketler ise, intihar saldırıları arttığı halde bu tarz saldırılara desteğin rekor seviyelere ulaştığını göstermiştir. Pek çok durumda, popüler destek arttığında terörün arttığı, tersine destek azaldığında ise terörün azaldığı görülmüştür. Ancak pek çok durumda da daha radikal eylemlerin, bu eylemleri gerçekleştiren gruba, aynı davayı savunan diğer gruplara oranla daha fazla prestij ve destek getirdiği bilinmektedir.
Aynı taban için rekabetin çok fazla değinilmeyen bir ciheti daha vardır: rekabet edenlerin birbirlerine uyguladıkları şiddet. Kuzey İrlanda’da meydana gelen ölümlerin üçte biri; Katoliklerin Katolikleri ve Protestanların Protestanları öldürmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Her iki taraf da ajanlık yaptıklarından şüphelendikleri veya örgütün uygulamaya çalıştığı disipline direnenleri öldürmüştür.
Grup içi şiddetin aşırı bir örneği, Tamil Kaplanları örgütüdür. Tamil Kaplanları, güçlenirken Singaladan fazla Tamil öldürmüştür. İşe rakip Tamil militan gruplarını tasfiye ile başlayan örgüt, 2006 yılından itibaren eylemlerine, kendisini eleştiren bireyler ile siyasi muhaliflerini tasfiye ile devam etmiştir. Grup dinamikleri açısından bakıldığında, grup içi rakiplerin ortaya çıkardığı tehdit, grup içi birlikteliğin artırması, grup üyelerine daha fazla uyum için baskı oluşturması ve uyumsuz davrananların cezalandırılması açısından grup dışı tehdit gibidir. Bireysel açıdan bakıldığında konuya şu şekilde yaklaşılmaktadır: “Arkadaşlarım ve ben, davamız için her şeyimizi riske atarken ve bazı arkadaşlarımız bu dava için hayatlarını kaybetmiş iken, kimsenin bu fedakârlıklara ihanet etmesine izin veremeyiz!”[29]
9. Devlet Gücü ile Rekabet Esnasında Grup Radikalleşmesi
Bu radikalleşme türü, sosyal hareketler üzerine çalışan teorisyenlerin araştırmalarında odaklandıkları türdür. Kamusal bir varlık gösterisinde bulunmak için bir organizasyon yapan zayıf ve dağınık destekli bir grup, polis zoruyla ve özellikle orantısız şiddet uygulanarak dağıtıldığı zaman; devlet baskısına maruz kalmış bu grup üyelerine yönelik kamuoyu sempatisi artmakta ve bazen de bu sempati, eyleme dönüşmektedir. Bu şekilde yaşanan hadiselerde diğer bir dinamik daha gelişmektedir: Yasadışı bir eyleme katılarak radikal bir adım atan bireylerin çoğu, devletin müdahalesi sonucu, katlanacağı maliyetin çok yüksek olduğunu düşünerek eylemden vazgeçmektedir. Diğerleri ise devletin müdahalesinden yılmamakta, davalarına bağlılıkları artmakta ve devlete karşı eylemlerini artırarak devam ettirmektedir. Devlet ile radikal grubun bu etkileşimi, genellikle devlet ve grup arasındaki şiddetin artması ve devletin baskısına direnecek kadar radikalleşmemiş grup üyelerinin gruptan ayrılmasıyla sonuçlanmaktadır. Neticede yasadışı eylem yapan ilk gruptan, tüm baskılara rağmen yılmayan az sayıdaki üyenin aşırı radikalleşerek ve yer altına inerek oluşturdukları bir terörist hücresi doğabilmektedir.
Devlet ile göstericiler arasındaki gerilim döngüsünden her zaman farklı bir terörist hücresi doğmamakta, bazen bu döngü sırasında radikalleşen bireyler, mevcut farklı terör örgütlerine katılabilmektedirler. Gezi eylemlerine katıldığı için 98 yıl hapisle yargılanan ve sonrasında PKK’ya katılan Ayşe Deniz Karacagil, bu şekilde radikalleşen bireylere bir örnek olarak gösterilebilir. Niçin PKK’ya katıldığına dair yaptığı bir açıklamada Karacagil, şunları söylemektedir: “Aileden gelen bir Yörüklük var. Sistemin dayattığı bir yaşam çizelgesi var. Oku, iş sahibi ol, evlen, mülkiyet edin. Bunu sorgulamaya başladım. Bu sistemin içinde nerede yer alacaktım? Özüm nerede? Taksim ve Gezi sürecinde çoğu insan bu soruları sordu. Sorunların hak taleplerinin yankılandığı bir isyan yaşandı. Ben de bu isyana bu sorularla dâhil oldum.”[30]
İtalya’daki Kızıl Tugaylar ve Almanya’daki Kızıl Ordu Fraksiyonu (KOF) adlı örgütlerin ortaya çıkışlarını araştıran Della Porta, bu örgütlerin doğuşunda yukarıda zikredilen reaksiyon ve karşı reaksiyon döngüsünün etkili olduğunu tespit etmiştir. Kızıl Tugaylar, 1960’larda İtalya’da gerçekleşen solcu öğrenci protestolarından, KOF da Almanya’daki benzer solcu öğrenci protestolarından doğmuştur. [31]
Bu şekilde radikalleşme, bireyler arasındaki bağların gücüne bağlı olarak gelişir: tutuklanan yol arkadaşları o halde bırakılamazdır; cezaevinde veya polis kurşunuyla öldürülen yol arkadaşları, intikamları alınması gereken şehitlerdir. Tüm bu döngüden ortaya çıkan sonuç, genellikle devlet şiddetine karşı artan intikam hisleri ve intikam yeminleridir.
Della Porta, terör örgütlerine katılmalarının gerekçesi olarak yol arkadaşlarının tutuklanmasını veya öldürülmesini öne süren örgüt üyelerinden bir takım örnekler vermektedir. Terör örgütüne katılma şeklinde bir tepkinin arka planında; kızgınlık ve intikam duyguları ön plana çıkmaktadır. Ancak arkadaşları aynı dava uğruna hayatlarını kaybetmişken, kendisinin hala yaşıyor olması nedeniyle yaşanan bir nevi suçluluk duygusu da göz ardı edilmemelidir. Hayatta ve özgür olan dava arkadaşları, ölen veya hapiste olan belki de kendilerinden daha iyi olarak gördükleri arkadaşlarının arkasından suçluluk duygusu yaşamaktadırlar.[32]
10. Grup İçi Rekabet Nedeniyle Grup Radikalleşmesi
Grup içi rekabet, şiddetli çatışma üretebilir. Bazı gözlemciler, sadece devlete veya başka bir gruba karşı mücadelenin, bir terörist örgütü iç bölünmelerden koruyabileceğini savunmaktadır. Her ne kadar yeterli veri bulunmasa da mevcut örnekler, grup içi ayrışmaların bir terör örgütünün parçalanması ve birkaç parçaya bölünmesi ile sonuçlandığını göstermektedir. İrlanda Cumhuriyet Ordusu (Irish Republican Army-IRA)’nın yaşadığı parçalanma, bu önermeye ilişkin açık ve somut bir örnek olarak verilebilir. IRA, Resmi IRA (Official IRA), Geçici IRA (Provisional IRA), Gerçek IRA (Real IRA), Devam Eden IRA (Continuity IRA) ve İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu (Irish National Liberation Army-INLA) olmak üzere, zaman zaman birbirini hedef alan beş parçaya bölünmüştü. ASALA’da da eski yol arkadaşlarının birbirlerini hedef almasıyla sonuçlanan bir bölünme yaşanmıştı. Grup içi rekabet, öldürmenin ötesinde işkence ve yok etmeye uzanan aşırı şiddete kadar gidebilir. Kendi grup üyelerinden kaynaklanan bir tehdit, bir kirlenme hissi uyandırır ki bu kirliliği ortadan kaldırmak için işkence ve yok etme yöntemlerine başvurmak, grup üyeleri açısından meşru hale gelebilir. 1972’de Japon Birleşik Kızıl Ordusu adlı örgütün örgüte ait bir sığınakta cesetleri bulunan 14 üyesinin kaderi de açık bir şekilde böyle olmuştur.
Grup dinamikleri açısından bakıldığında, radikal gruplardaki bölünme ve parçalanma eğilimi sürpriz değildir. Daha önce de değinildiği gibi, birlik ve beraberlik vurgusu, grup içi uzlaşma ve uyum konusunda baskılara neden olmaktadır. Bir birey, bu baskılara nadiren karşı gelebilir ama iki veya daha fazla kişiden oluşan azınlık grupları, bu baskılara direnebilir. Uzlaşma yönündeki baskı çok güçlü olduğunda, azınlık ya gruptan ihraç edilir ya da imha edilir.[33]
11. Amaca Ulaşmada Terörün Kestirme Yol Olarak Görülmesi Nedeniyle Grup Radikalleşmesi
İstedikleri sonuca ulaşmada terörün çok daha etkili bir yöntem olduğuna inanan gruplar, yer altına inerek radikalleşebilmektedirler. Bu şekilde radikalleşmeye en güzel örneklerden biri, 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren terörü bir yöntem olarak benimseyen Türkiye’deki aşırı Marksist gruplardır. Marksist devrimi gerçekleştirmenin en kestirme yolunun demokratik olanakları kullanmak değil, tam tersine yer altı örgütlenmeleri ve silahlı propaganda olacağı tezinden hareket eden Marksist gruplar, belirtilen tarihten itibaren terör eylemlerine başvurmaya başlamışlardır. Bu tercih, karşılaşılan sorunlarla mücadele veya hedefe ulaşmada diğer yöntemlerin eksik veya olanaksız olmasından değil, terör yöntemlerinin daha etkin ve kısa zamanda sonuç getireceğine olan inançtan kaynaklanmaktadır.[34]
Bu gruplar genelde, terör uyguladıkları toplumun iyiliğini istemektedirler. Verdikleri hasardan çok daha kazançlı bir gelecek kurulacağına inanmaktadırlar. Az bir güçle ve az bir zayiatla (her ne kadar vahşi ve gayri ahlaki olsa da) büyük despot idareleri yıkacaklarını düşünmektedirler.[35]
12. Marjinalleş(tiril)me Nedeniyle Grup Radikalleşmesi
Sosyal veya siyasi açılardan hayal kırıklığı yaşayan gençler, şiddete varan radikalleşmeye ve teröre farklı süreçlerden geçerek ulaşabilirler. Bu kişiler, genellikle ayrımcılıkla karşılaşırlar ve toplumdaki fırsatlar için kendilerinin dezavantajlı olduğu ve adil olmayan bir rekabetle karşı karşıya kalırlar. Bu nedenle de genellikle iyi bir gelecek umutları kalmaz. Bazılarına göre bu şekilde toplum tarafından dışlanma, bu kişilerin topluma aidiyet hislerini kaybetmelerine ve içinde yaşadıkları topluma düşman hale dönüşmelerine neden olur.[36]
Bu şekilde eşitsizliğe, adaletsizliğe ve aşağılanmaya maruz kaldıklarını düşünen ve marjinalleşenlere örnek olarak, Avrupa’ya yerleşen Müslüman göçmenler gösterilebilir. Yaşadıkları olumsuzluklar nedeniyle marjinalleşen bireylerin bu algıları ve düşünceleri, maalesef Batılı gözlemciler tarafından yeterince önemsenmemektedir.[37] Konuya ilişkin diğer bir örnek ise, IŞİD terörü nedeniyle büyük bir kriz yaşanan Irak’tan verilebilir. Irak’ı işgal eden ABD güçlerinin ağır muamelelerine maruz kalan ve ABD güçleri çekildikten sonra kurulan hükümetlerde yeterli düzeyde temsil edilmediklerini ve haksızlığa uğradıklarını düşünen Sünnilerin, gittikçe marjinalleştikleri ve bölgede dehşet saçan IŞİD’e bile destek verebilecek şekilde radikalleştikleri iddia edilmektedir.[38]
Ancak adaletsizliğe ve aşağılanmaya maruz kaldığını düşünen tüm bireyler radikalleşmezler, bunlar içinden şiddete ve teröre başvuranların sayısı oldukça azdır. Şiddet içerecek şekilde radikalleşenler, toplum tarafından dışlandığını ve adaletsizliğe maruz bırakıldığını iddia ettikleri grup içinden çıkan az sayıda insandan oluşur. Somut bireysel deneyimler, akrabalık ve arkadaşlık ilişkileri, grup dinamikleri ve şiddet kullanımını meşru gösteren sosyalleşme ortamları, şiddet içeren radikalleşmeye giden yolu tetiklerler. Bu kişiler, kendilerini içlerinden çıktıkları topluluğun çıkarlarını savunan öncüler olarak görürler ve şiddet eylemlerini topluma yapılan haksızlıkları mazeret göstererek meşru hale getirmeye çalışırlar.[39]
13. Başka bir Grup ile Mücadele Esnasında Kitlesel Radikalleşme
Farklı bir gruptan gelen tehdit, küçük-büyük tüm gruplarda; artan grup birlikteliğine, grup liderlerine yönelik saygının artmasına, grup içi muhaliflere karşı katı uygulamalar getirilmesine ve grup normlarının idealleştirilmesine sebep olur. Örneğin ABD’ye karşı gerçekleştirilen 11 Eylül saldırılarının ardından vatanperverliğin arttığı; gösterilerden, bayraklardan, flamalardan ve arabalara yapıştırılan çıkartmalardan görülmekteydi. Başkana ve tüm devlet kurumlarına olan destek artmış, muhalif seslere karşı yaptırımlar uygulanmaya başlamış (örneğin 11 Eylül’ü gerçekleştirenlerin korkak olmadıklarını savunan talk showcu Bill Maher işten atılmıştı[40]) ve Amerikan değerleri somut bir şekilde tekrar gündeme gelmişti. Amerikan halkı, “bu saldırıyı gerçekleştirenler ve onlar gibi düşünenler, bizim değerlerimizden nefret ediyor!” düşüncesindeydi.
Dışarıdan gelen bir saldırı nedeniyle kitlesel bir radikalleşme halinin başlaması o kadar kesin gibidir ki, bazen bir strateji olarak kullanılabilir. Bazı terör örgütleri, devletin kendilerine orantısız bir müdahalede bulunmasını açıkça teşvik etmişlerdir. Çünkü böyle bir müdahaleyi bahane ederek ve propaganda malzemesi olarak kullanarak, henüz mobilize olmamış sempatizanlarını mobilize edebileceklerdi. Bu şekilde orantısız bir müdahaleye maruz kalan örgütler, genellikle örgüt sempatizanlarını örgütün normal şartlarda başarabileceğinin ötesinde mobilize edebilmişlerdir. Bu stratejiye, düşmanın gücünü kendi aleyhinde kullanma stratejisi (Sumo Güreşi siyaseti – jujitsu politics) denir. [41]
El Kaide’nin ideoloğu Eymen El Zevahiri, Peygamberin Sancağı Altındaki Savaşçılar isimli kitabında bu stratejiyi telaffuz etmiştir. Zevahiri, şöyle fikir yürütmüştü: “eğer savaş Amerikalıların evlerine ulaşırsa, Amerikalılar ya Müslüman ülkeler üzerindeki emellerinden vaz geçecekler ya da intikam için Müslüman yardakçılarının arkalarından ortaya çıkacaklardı. Eğer Amerikalılar Müslüman ülkelere saldırırsa, netice cihad olacaktı.”
ABD’nin Taliban’a karşı savaşı, hızlı gerçekleşmiş ve sivillere verilen zarar, El Kaide’nin tahmin ettiğinden daha az gerçekleşmiş olsa da; ABD’nin Irak işgali, Zevahiri’nin umduğu gibi İslam dünyasında radikal İslam’a desteği çok artırmıştır.[42]
Zaten El Kaide, bir milyardan fazla nüfusu sahip İslam Dünyasının uykuda olduğunu, kendi amacının da; “Müslümanları uykudan uyandırmak ve Batılı güçlere ve Batı kültürünün getirdiği kirliliğe karşı mücadeleye katmak” olduğunu duyuruyordu. 11 Eylül bu amaçla; Batı yılanının uyuyan İslam Dünyasını ısırması ve böylece Müslümanların uyanması amacıyla gerçekleştirilmişti. Bu da jujitsu siyasetinin uygulanmasıydı: ABD’yi evinde vur, ABD karşılık olarak Müslüman ülkeleri işgal etsin ve bu işgal, Müslümanları ABD’ye karşı mobilize etsin. Müslüman ülke hükümetlerine saldırdığı için daha önce El Kaide’ye sıcak bakmayan Müslümanlar, bu sefer Bin Ladin ve El Zevahiri’nin yanında Amerikalılara karşı cihada katılsın.[43] Bugün gelinen nokta itibariyle bakıldığında, bu stratejinin başarılı olduğu kolaylıkla söylenebilir.
14. Başka bir Grup ile Uyuşmazlıktan Kaynaklanan Kitlesel Radikalleşme – Nefret
Uyuşmazlık halinde olan grupların birbirleri hakkındaki algıları, özellikle de aralarındaki uyuşmazlık süregiden bir şiddet içeriyorsa, aşırı olumsuz hale gelir. Hatta bu olumsuz algı, artık birbirlerini insan olarak görmeyecek (canavarlaştıracak) seviyeye ulaşabilir. Diğer grup üyelerini insan olarak bile görmeme (canavarlaştırma); onlara “domuzlar”, “köpekler” ve benzeri şekilde hitap şekilleriyle kendini belli eder.
Diğerini canavarlaştırma, devletler arasındaki uyuşmazlıklarda da görülebilir. Örneğin 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikan askerlerinin yarısı, savaş kazanıldıktan sonra tüm Japonların öldürülmesini ve Japon milletinin ortadan kaldırılmasını savunuyordu. Bu radikal düşünce, sıkı bağları olan bir gruba üye olmaktan veya Japonlarla savaşta yaşanılan tecrübelerden kaynaklanmıyordu. Hatta henüz savaş bölgesine gitmemiş ve ABD’de eğitimde olan askerlerin, cephedeki askerlerden daha fazla tüm Japonların öldürülmesini istiyor olmaları, daha muhtemeldi.
Aynı şekilde, 2. Dünya Savaşı esnasında Almanlar tarafından bombalanmayan İngiliz şehirleri sakinlerinin, ağır bombardımana maruz kalan Londra ve diğer güney şehirleri sakinlerine göre Almanlara karşı daha gaddar ve kinci duygular besledikleri gözlemlenmişti.
Görüldüğü gibi kendisini çatışan gruplardan biri ile özdeşleştiren bireyler, kendileri zarar görmeseler bile, hatta özellikle kendileri zarar görmezlerse, diğer gruba karşı nefret olarak nitelendirilebilecek radikal olumsuz hisler ve davranışlar geliştirebilmekteler. Düşman gruba karşı hissedilen bu nefret ve onların özünde kötü olduklarına dair inanç; yaş, cinsiyet ve asker-sivil ayırımı yapmaksızın düşman grup üyelerinin tümünün yok edilmesini meşrulaştırmaktadır. Nefretin ön plana çıktığı bu gibi durumlarda; bir gruba atfedilen öz niteliklerin sabit olduğu, zaman içinde hiç değişmediği ve grubun tüm üyeleri için geçerli olduğu varsayılmaktadır. Buradan hareketle özü kötü olan bir grup üyeleri için yapılabilecek bir şey olmadığı, onlarla diyalog kurmanın ve onları eğitmeye çalışmanın hiçbir faydasının olmayacağı savunulmaktadır. Tıpkı kaplanlarla diyalog kurmanın ve onları eğitmenin, kaplanların özünü değiştirmeyeceği gibi. Bu anlayışa göre; eğer kaplanlar bizi tehdit ediyor ve bize zarar veriyorlarsa, tüm kaplanlar hedeftir. Bu kaplanlar ister genç, ister yaşlı, ister üniformalı, isterse üniformasız olsun![44]
Nefretin terör eylemlerini meşrulaştırmada önemli bir fonksiyonun olduğunun bilincinde olan örgütler, nefretin oluşması, artması ve yaygınlaşması için ne gerekiyorsa yapmaktadırlar. Yirminci yüzyılın simgeleşmiş ünlü teröristi Ernesto Che Guevara, nefretin önemini şöyle anlatmaktadır: “Bir mücadelede etkin olarak nefret, düşmana karşı uzlaşmaz bir nefret, insana sınırlarının ötesinde bir azim verir ve onu etkili, şiddetli, seçici ve soğukkanlı bir ölüm makinesine dönüştürür. Bizim askerlerimiz böyle olmak zorundadırlar. Nefretsiz bir halk, zalim düşmanları yenemez.”[45]
Nefretin sürekliliğini sağlamak için radikal gruplar, şehitlerinin hatıralarını canlı tutmaya çalışırlar. Tamil Kaplanları, her yıl üç gün süren Şehitler Günü etkinlikleri düzenlemekte ve şehitlerin ailelerini onurlandıracak faaliyetler yapmaktadır. İsrail tarafından öldürülen Filistinliler ise portreleriyle, duvar resimleriyle, mezarlarıyla ve Gazze’de yer alan Şehitler Meydanı’ndaki anma törenleri ile sürekli hatırlanmaktadır. Yine aynı amaçla, intihar eylemlerine katılan şehitler tarafından çekilen videolara, Filistinli web sitelerinde yer verilmektedir.[46]
Süleyman ERDEM <mailto:Süleyman%20ERDEM> – <mailto:suleyman@sahipkiran.org> suleyman@sahipkiran.org
Yazarın diğer yazıları için <sahipkiran.org/category/suleyman-erdem-yazilari/> tıklayınız.
[1]McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, (2008), “Mechanisms of Political Radicalization: Pathways Toward Terrorism”, Terrorism and Political Violence, 20:3, 415-433, DOI: 10.1080/09546550802073367, (Erişim Tarihi: 23 Şubat 2014), dx.doi.org/10.1080/09546550802073367, ss.416.
[2]Bal, İhsan, (2006), Alacakaranlıkta Terörle Mücadele ve Komplo Teorileri, Ankara: USAK Yayınları, ss.41-42.
[3] “The Radicalization Process”, www.dhra.mil/perserec/osg/terrorism/radicalization.htm
[4] Radicalisation Processes Leading to Acts of Terrorism: A concise Report prepared by the European Commissions’s Expert Group on Violent Radicalisation, (2008), www.clingendael.nl/sites/default/files/20080500_cscp_report_vries.pdf , ss.11
[5] A.g.e, ss.11
[6] Bu çalışmada yer alan radikalleşme süreçleri ve içerikleri, çoğunlukla McCauley ve Mosalenko’nun makalesinden (2008) derlenerek ve bu makalede yer alan süreçlere farklı kaynaklardan yenileri eklenerek oluşturulmuştur.
[7] McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, ss.418.
[8] Çevik, Abdülkadir, “Mağduriyet Psikolojisi ve Toplumsal Yansımaları”, 21. Yüzyılda Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı:2, Aralık-Ocak-Şubat 2012-2013, ss.65-66.
[9] A.g.e., ss.73.
[10] Özeren, Süleyman, Sözer, M.Alper ve Demirci, Süleyman, (2010), “Terör Örgütlerinde Militan Kimlik Profili: Türkiye’de Hizbullah Örneği”, Sever, Murat, Cinoğlu Hüseyin ve Başıbüyük, Oğuzhan (Der.), Terörün Sosyal Psikolojisi, Ankara, Polis Akademisi Yayınları, ss.143.
[11] A.g.e., ss.159.
[12] McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, (2008), ss.418.
[13] Sevinç, Bilal, İntihar Bombacıları ve Ölümün Rasyonelleştirilmesi, Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Dergisi, Cilt: 3 (1), ss.72.
[14]Theodore Kaczynski, tr.wikipedia.org/wiki/Theodore_Kaczynski
[15] McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, (2008), ss.419.
[16] McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, (2008), ss.419.
[17]A.g.e., ss.421-422.
[18] A.g.e., ss.419.
[19] Deneye ilişkin tüm bilgiler; tr.wikipedia.org/wiki/Milgram_deneyi adresinden derlenmiştir.
[20] Milgram Deneyi, tr.wikipedia.org/wiki/Milgram_deneyi
[21] Stanford Hapishane Deneyi, tr.wikipedia.org/wiki/Stanford_hapishane_deneyi
[22] McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, (2008), ss.420-421.
[23] Radicalisation Processes Leading to Acts of Terrorism: A concise Report prepared by the European Commissions’s Expert Group on Violent Radicalisation, (2008), www.clingendael.nl/sites/default/files/20080500_cscp_report_vries.pdf , ss.16.
[24] Bal, İhsan, (2006), Alacakaranlıkta Terörle Mücadele ve Komplo Teorileri, Ankara: USAK Yayınları, ss.41.
[25] Radicalisation Processes Leading to Acts of Terrorism: A concise Report prepared by the European Commissions’s Expert Group on Violent Radicalisation, (2008), www.clingendael.nl/sites/default/files/20080500_cscp_report_vries.pdf , ss.17.
[26] The Radicalization Process”, www.dhra.mil/perserec/osg/terrorism/radicalization.htm
[27] McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, (2008), ss.422-423.
[28] A.g.e., ss.423.
[29]A.g.e., ss.424-425.
[30]Dağa neden çıktığını anlattı, (Erişim Tarihi: 26 Haziran 2014), www.gazeteport.com.tr/haber/173931/daga-neden-ciktigini-anlatti
[31] McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, (2008), ss.425-426.
[32] A.g.e., ss.425-426.
[33] A.g.e., ss.426.
[34] Bal, İhsan, (2006), ss.44.
[35] A.g.e., ss.50.
[36] Radicalisation Processes Leading to Acts of Terrorism: A Concise Report Prepared by the European Commissions’s Expert Group on Violent Radicalisation, (2008), www.clingendael.nl/sites/default/files/20080500_cscp_report_vries.pdf , ss.13
[37] A.g.e., ss.9-10.
[38] “IŞİD öfkeyle büyüyen bir tehdit, Sünniler dışlanmasa öfke birikmezdi”, www.imctv.com.tr/2014/08/07/isid-ofkeyle-buyuyen-bir-tehdit-sunniler- dislanmasa-ofke-birikmezdi/
[39] Radicalisation Processes Leading to Acts of Terrorism: A concise Report prepared by the European Commissions’s Expert Group on Violent Radicalisation, (2008), www.clingendael.nl/sites/default/files/20080500_cscp_report_vries.pdf , ss.9-10.
[40] Bill Maher’in kovulmasına neden olan sözleri söylediği program görüntülerine şu linkten ulaşılabilir: http://www.youtube.com/watch?v=brI6b77x19A
[41] McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, (2008), ss.426-427.
[42] A.g.e., ss.426-427.
[43] McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, (2011), Friction: How Radicalization Happens to Them and Us, Okford University Press: New York, ss.157.
[44] McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, (2008), ss.427-428.
[45] Bal, İhsan, (2006), ss.46.
[46] McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, (2008), ss.428.
[status draft]
[nogallery]
[geotag on]
[publicize off|twitter|facebook]
[category terör]
[tags TERÖR DOSYASI, SÜLEYMAN ERDEM, TERÖR ÖRGÜTÜ, ÜYE, RADİKALLEŞME, SÜREÇ]

ileEren Talha Altun

ALEVİ DOSYASI /// Rasim BOZBUĞA : AFRİN ALEVİLERİ


<sahipkiran.org/wp-content/uploads/2018/03/afrin-alevileri.jpg>
Rasim BOZBUĞA : AFRİN ALEVİLERİ
KAYNAK : sahipkiran.org/2018/03/07/afrin-alevileri/

07 Mart, 2018
Afrin operasyonu ile birlikte Afrin Alevilerinin yavaş yavaş gündeme girdiği görülmektedir. Afrin Alevileri, Anadolu Alevilerinin devamı olarak varlığını sürdüren gruplardan biri olarak dikkat çekmektedir. Irak’ta zamanında çok büyük nüfusa sahip olmalarına rağmen Alevi nüfusun tamamına yakının Şiileşerek yok olmasına karşın Afrin Alevileri, Bulgaristan Alevileri gibi varlığını sürdüren Türkiye dışı iki Alevi topluluğu olarak öne çıkmaktadır.
Afrin’de Alevi nüfus, ilçenin Mahabatlı nahiyesinin merkezi olan Maabatlı / Maabat / Mabata / Muhabbet / Muhabbetli (Muhabet-Alevi Dede tarafından söylenen isim) kasabasında yaşamaktadırlar. <sahipkiran.org/2018/03/07/afrin-alevileri/#_ftn1> [1] Maabatlı kasabası 2004 sayımına göre 1.941 nüfusa sahip bir yerleşim yeridir. Kasabanın günümüzde de çok büyük nüfus barındırmadığı, bir kısmının PYD’nin politikaları (zorunlu askerlik gibi) ve başta ekonomi olmak üzere diğer sebeplerle kasabayı terk ettiği belirtilmektedir. Ayrıca, kasabanın hepsi Alevi olmayıp yarısı Sünnidir.
Ayrıca kasabanın nüfusu küçük olsa da Afrin’deki Alevi nüfus başta Halep olmak üzere Suriye’nin farklı vilayetlerine de göçtüğü, bir kısmının da kasabaya çatışmalar nedeniyle geri döndüğü konuştuğumuz Afrinliler tarafından dile getirilmiştir. Suriye’deki Kürt Alevi nüfusunun toplam 5-6 bin civarı olduğu da belirtilmiştir.
Kasabadaki Aleviler, köken olarak Malatya, Maraş, Elbistan civarından geldiklerini belirtmektedir. Afrin’deki Alevi nüfusun tek bir noktadan değil yukarda sayılan bölgelerdeki farklı yörelerden Afrin’e geldiği Afrinlilerin anlatımlarından çıkmaktadır. Alevilerin bölgeye çoğunluğu “İzzeddinli” aşiretinden olan grupların yerleşik hayata geçtiği 1850’lerden sonraki dönemde yerleştiği değerlendirilmektedir. Ayrıca, Afrin’de köken olarak Dersim/Tunceli bölgesinden gelen Alevi nüfus bulunmamaktadır.
Kasabadaki Alevi nüfus 40 yıldır cem yapmadıklarını Aleviliklerini gizlediklerini söylemektedirler. Afrin Alevileri inanç olarak Anadolu Alevileri gibidir. Kasabada Alevi Sünni evlilikleri konusunda çekincelerin olduğu ifade edilmektedir. <sahipkiran.org/2018/03/07/afrin-alevileri/#_ftn2> [2] Uzun yıllar bölgeye Dedenin gelmemesi nedeniyle bölgede Alevilik büyük bir gerileme içine girdiği bir miktar Sünnileşme, bir miktar da Şiileşme etkisi içinde olduğu belirtilmektedir.
Afrin Alevileri (en azından bir kısmı) Hızır Uryan Ocağına bağlıdır. <sahipkiran.org/2018/03/07/afrin-alevileri/#_ftn3> [3] Hızır Üryan Ocağı Adıyaman/Çelikhan Bulam/Pınarbaşı beldesi kökenli olup Ocağın piri Büyükşahin ailesidir. Bulam’da bulunan aşiret temel olarak Xısor ( Xıdsor) aşiretinden olduğu ifade edilmektedir. Pir Ali Büyükşahin dedesinin ve babasının Afrin’e gittiğini, orada talipleri olduğunu, kendisinin iki defa Afrin’e gittiğini, halkın Aleviliğe ilgisinin büyük olduğunu, Afrin’de Cem yaptırdığını ifade etmektedir. <sahipkiran.org/2018/03/07/afrin-alevileri/#_ftn4> [4] Son 5-6 yıldır savaş nedeniyle gidemediğini söylemektedir. Bununla birlikte Alevi dedesinin oldukça eski tarihte gittiği yada gittiğinde oldukça sınırlı bir grupla iletişim kurduğu Afrin’li Alevilerin sözlerinden anlaşılmaktadır.
Kasabada Aleviler Berberoj diğeri de Yağmur Dede adında iki ziyaretleri bulunmaktadır. Yağmur Dede’ye (Yağmur Dede Makamı) her cuma gidip lokma dağıtanlar olup yağmur yağması için niyaz verildiği, Yağmur yağması için dua edildiği yerel halk tarafından ifade edilmektedir. <sahipkiran.org/2018/03/07/afrin-alevileri/#_ftn5> [5] Yağmur dede makamı Mabata İlçesi’ndeki Hebeş bölgesinin 1 km güneyine düşmektedir. <sahipkiran.org/2018/03/07/afrin-alevileri/#_ftn6> [6]
Kasaba’da her ne kadar Hızır Üryan ocağı talipleri de olsa “Yağmur Dede” ocağına bağlı olanların da bulunduğuna ilişkin işaretler mevcuttur. Afrin Mabeta Alevi Meclisi Başkanın isminin “Yağmur Dedeyi Piri Pir Comert (Comert Sıto)” olarak ifade edilmesi yörede Yağmur Dede ocağına bağlı taliplerin de olabileceğini düşündürtmektedir. <sahipkiran.org/2018/03/07/afrin-alevileri/#_ftn7> [7] Türkiye’de ve Balkanlardaki birçok yerde çoğunluğu Alevi yerleşimlerinde olmak üzere Yağmur Dede Türbesi veya makamı (Kırıkkale, İzmir, Bulgaristan ve Tokat gibi) bulunmaktadır. Ayrıca Yağmur Dede ocağına da bağlı olan Alevi nüfusun da Antalya’nın Alevi köyleri gibi farklı yörelerde yaşadığı görülmektedir. <sahipkiran.org/2018/03/07/afrin-alevileri/#_ftn8> [8]
Afrin’deki Alevi nüfusun eski tarihlerde daha fazla olduğu, bir kısmının Sünnileştiği bölgedeki Aleviler tarafından dile getirilmektedir. Bu iddiayı teyit edebilecek kaynak tespit edilememiş olsa da bölgedeki yer adları bu duruma ilişkin işaretler taşımaktadır. Afrin’de yer alan “Kızılbaş” (Suriye rejimi tarafından Ras El Ahmer olarak değiştirilmiştir.) köyünün adı bu kapsamda değerlendirilebilecek en önemli yerleşim yeridir.
PYD’nin Afrin’deki Alevi toplumunu kazanmak için gayret gösterdiği görülmektedir. Bu kapsamda PYD tarafından Maabatlı nahiyesinde Alevi Merkezi açılmıştır. Sönmeye yüz tutmuş Alevilik Maabatlı’da tekrar uyandırılmaya çalışıldığı Merkezin açılış toplantısında konuşmacılar tarafından ifade edilmektedir. <sahipkiran.org/2018/03/07/afrin-alevileri/#_ftn9> [9] PYD tarafından oluşturulan Afrin kantonu Başkanı Hêvî İbrahim Mustefa Alevi kökenlidir. <sahipkiran.org/2018/03/07/afrin-alevileri/#_ftn10> [10]
<sahipkiran.org/uyelerimiz/> Rasim BOZBUĞA
Yazarın diğer yazıları için <sahipkiran.org/category/rasim-bozbuga-yazilari/> tıklayınız.
DİPNOTLAR
<sahipkiran.org/2018/03/07/afrin-alevileri/#_ftnref1> [1] Pir Ali Buyuksahin: Afrin’deki Aleviler ile geleneklerimiz, orf ve adetlerimiz ayni, https://www.youtube.com/watch?v=TepMtA8Yfdk, erişim 25 Şubat 2018.
<sahipkiran.org/2018/03/07/afrin-alevileri/#_ftnref2> [2] Afrin’de yasayan Makbule Ala anılarında kalan Aleviligi PİRHA’ya anlati, https://www.youtube.com/watch?v=14UaEOlKwms &t=9s, erişim 25 Şubat 2018.
<sahipkiran.org/2018/03/07/afrin-alevileri/#_ftnref3> [3] AFRİN / SURİYE ÜRYAN HIZIR OCAĞI TALİPLERİ www.uryanhizir.com/?pnum=47 <www.uryanhizir.com/?pnum=47&pt=AFR%C4%B0N+%2F+SUR%C4%B0YE+%C3%9CRYAN +HIZIR+TAL%C4%B0PLER%C4%B0> &pt=AFR%C4%B0N+%2F+SUR%C4%B0YE+%C3%9CRYAN+HIZIR+TAL%C4%B0PLER%C4%B0 erişim 1 Mart 2018
<sahipkiran.org/2018/03/07/afrin-alevileri/#_ftnref4> [4] Pir Ali Buyuksahin: Afrin’deki Aleviler ile geleneklerimiz, orf ve adetlerimiz ayni, https://www.youtube.com/watch?v=TepMtA8Yfdk, erişim 25 Şubat 2018.
<sahipkiran.org/2018/03/07/afrin-alevileri/#_ftnref5> [5] Afrin Mabeta’da Yagmur Dede Turbesi’ne Alevilerin ilgisi yoğun, https://www.youtube.com/watch?v=gKXMHsXZ0Xs, www.pirha.net/afrinin-mabetada-yagmur-dede-turbesine-alevilerin-ilgi si-yogun-74352.html/, erişim 25 Şubat 2018.
<sahipkiran.org/2018/03/07/afrin-alevileri/#_ftnref6> [6] demokrasi44.com/2017/10/02/efrinde-asure-etkinligi-duzenlendi/
<sahipkiran.org/2018/03/07/afrin-alevileri/#_ftnref7> [7] Mabeta’daki Aleviler: Yolumuzu bırakmıyoruz, www.pirha.net/mabetadaki-aleviler-yolumuzu-birakmiyoruz-105865.html/ , Erişim 1 Mart 2018
<sahipkiran.org/2018/03/07/afrin-alevileri/#_ftnref8> [8] 28 MAYIS KAFi BABA GEZİSİ, www.aleviderneklerifederasyonu.org/duyurular.asp?id=37, erişim 1 Mart 2018.
<sahipkiran.org/2018/03/07/afrin-alevileri/#_ftnref9> [9]Afrinli Aleviler: Artık Aleviliğimizi gizlemiyoruz avrupaforum.org/afrinli-aleviler-artik-aleviligimizi-gizlemiyoruz/, erişim 1 Mart 2018
<sahipkiran.org/2018/03/07/afrin-alevileri/#_ftnref10> [10] Çiviroğlu Mutlu, Interview Head of Afrin Canton: ‘We Exist and We Are Here’ www.rudaw.net/english/interview/02022014, erişim 7 Mart 2018
[status draft]
[nogallery]
[geotag on]
[publicize off|twitter|facebook]
[category güvenlik]
[tags ALEVİ DOSYASI, Rasim BOZBUĞA, AFRİN, ALEVİ]

ileEren Talha Altun

UZAY FAALİYETLERİ DOSYASI /// Onur DİKMECİ : TÜRKİYE’NİN UZAY ÇALIŞMALARI VE UZAY GÜVENLİĞİ


<sahipkiran.org/wp-content/uploads/2019/07/turkiye-uzay-calismalari.j pg>
Onur DİKMECİ : TÜRKİYE’NİN UZAY ÇALIŞMALARI VE UZAY GÜVENLİĞİ
28 Temmuz, 2019
Son yıllarda gittikçe artan bir şekilde dış uzayın insan güvenliği ve ekonomik gelişme üzerine etkilerine tanık olmaktayız. Uydular vasıtası ile sağlanan haberleşme ve internet kullanımı, küresel düzeyde sadece ekonomilerin değil, sosyal alanda sivil toplumun da gelişmesine önemli katkılar sağlamaktadır.
Uydular vasıtası ile alınan görüntüler, doğal afetlerin ikazı ya da yardım izlenmesi gibi kolaylıklar yanında, iklim değişikliği gibi uzun süreli takibi gereken tehlikelerin de izlenmesinde kolaylıklar sağlamaktadır.
Bugün için uzay ile ilgili akademik çalışmalar, daha çok uzay güvenliği, uzayın barışçıl amaçlarla kullanılması ve uzayda silahlanma yarışının önlenmesi gibi konulara odaklanmaktadır. Uzay, bugün sadece bilimsel araştırmalar için değil haberleşme, doğal afetlerin izlenmesi, çevresel konuların takibi, tele-tıp, tele-eğitim gibi pek çok alanda çalışılmaktadır. Uzayın ticari kullanımı en çok televizyon ve görüntü alma hizmetleri kapsamında olmakla birlikte, ekonomik kriz nedeni ile uydu işleticileri aralarında koalisyonlar yapmak zorunda kalmaktadır. <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn1> [1]
Uzay güvenliği için üç aynı hedef altında dokuz göstergenin iyileştirilmesi amaçlanmaktadır:
* Uzayda çalışma ortamının sürdürülmesi;
* Uzay ortamının işletime açık olması, * Uzayda durum farkındalığı, * Uzay yasaları, politikaları ve doktrinlerinin uygulanması,
* Uzaydaki aktörlerin çeşitleri ve uzayı nasıl kullanacakları;
* Sivil uzay programları ve küresel kullanımlar, * Ticari uzay, * Kara askeri operasyonları için uzay desteği,
* Uzay ile ilgili teknolojilerin durumu;
* Uzay sistemlerinin korunması, * Uzay sistemlerinin kullanılmaz hale getirilmesi, * Uzaya dayalı saldırı kabiliyetleri. <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn2> [2]
Tam anlamıyla bir uzay güvenliğinin uydulardan ibaret olmadığını böylelikle ortaya koymak zor olmayacaktır. Günümüzde özellikle uydu çalışmaları uzay güvenliğinin önemli ve en çok yoğunlaşılan başlığını oluşturmaları geçerli olabilir. Ancak bütüncül bir uzay güvenliği için sıralanan dokuz maddede belirtilen faktörlerin de kapsanması gerekir. Uzayın özelleştirilmesi kapsamında bu alanda özel şirketlerinde faaliyet göstererek rekabet ortamının doğmasını ve yeni bakışların oluşturulabilmesini sağlamak önemli bir girişim olacaktır. Bunun için uzay kültürü farkındalığının en azından bu alanla ilgili kurumlar nezdinde oluşturulması gerekmektedir. Her önemli teknolojik gelişme askeri sahanın bir ürünü olarak kullanılmış ve sonrasında sivil sahaya adapte edilerek ilgili kulvarın daha da ilerlemesi kaydedilmiştir. <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn3> [3]
Uzay stratejileri de askeri maksadın dışında sivil yaşantı ve destek programlarının konusunu oluşturmalıdır. Askeri kulvarda ise uzay çalışmaları ve uzay komutanlıkları ile ilgili birimler henüz kara operasyonlarının yardımcısı olarak faaliyet göstermektedir ve ana kuvvet olarak uzay komutanlığı birimlerinin orta ve uzun vade de oluşturulmaları kaçınılmaz olacaktır. Yine uzay temelli saldırının yanında, kara, deniz ve hava operasyonlarında olduğu gibi rakip güçlerin uzay çalışmalarının engellenmeleri ya da uzay çalışmalarının sabote edilmeleri gibi teknolojik-istihbari harekâtlar, harp teknolojisi ve sahalarının icra koşul ve ortamlarını da değiştirecektir. Bütüncül bir uzay güvenliği için en önemli konulardan birisi de, uzay yasaları ve hukukudur. Bir alanla ilgili yasal düzenlemeler yapılmaya başlandıysa, o alanda sömürü yarışıyla beraber illegal eğilimlerin de görülmesi kaçınılmazdır. Uzay anlaşmaları ve uzay hukuku konularında ülkelerin profesyonelleşme derecelerinin yüksekliği, bugün dünya siyasetinin koşullarında ki yasal düzenlemelerin ülkelerin menfaatleri doğrultularında eğilip-bükülmelerine benzer biçimde uzay politikalarında da geleneksel eğilimleri sergilemelerini kolaylaştıracaktır.
Uzay ile ilgili anlaşmalar, yönergeler ve kolaylaştırıcı düzenlemelerin neredeyse yarım yüzyıllık bir geçmişi bulunmaktadır:
1950: RAND raporu- Amerikan uzay politikalarının doğum belgesi olarak değerlendirilmektedir.
1958: Dış uzay hakkında başlangıç niteliğindeki politika belgeler; 5814/NSSP, NSC dokümanları
1962: Amerika’nın uzay faaliyetlerinin yasal prensiplerini açıklayan beyanname; UNGA Karar Tasarısı
1963: Sınırlı Test Yasağı Antlaşması (LTBT)- Dış uzay, atmosfer ve denizaltında Nükleer deneylerin yasaklanması
1967: Amerika’nın Dış Uzay Keşfi ve Kullanımı ile ilgili faaliyetlerini düzenleyen ilkeler antlaşması
1968: Astronotların Kurtarılması Anlaşması, Astronotların ve Dış Uzaya Gönderilen Cisimlerin Geri Dönüşü Antlaşması
1972 Anti Balistik Füze Antlaşması
1972 Uzay Cisimlerinin Sebep Olduğu Zararların Uluslararası Sorumluluğu Sözleşmesi
1975 Dış Uzaya Gönderilen Cisimlerin Kayıt Altına Alınma Sözleşmesi
1977 Çevre Değişikliği Sözleşmesi- uzayda dahil belirli askeri faaliyetlerin yasaklandığı yerlerin listesi
1979 Amerika’nın Ay ve Diğer Gök Cisimleri Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma
1982 Reagan’ın Ulusal Uzay Politikası’nın kabulü
1982: ITU, askeri olmayan haberleşmeyi engellemeyi yasaklayan Uluslararası Haberleşme Anlaşması’nı güncelledi.
1986 BM Genel Kurulu, Uzaktan Algılama ile ilgili prensipleri kabul etti.
1996 Kapsamlı Nükleer Deney Yasaklama Anlaşması
2002 Balistik Füze Yayılmasına Karşı Lahey Kuralları
2002 Uluslararası Telekomünikasyon Birliği ve onun Telsiz Yönetmeliği ile ilgili tüzük ve sözleşme
2007 Avrupa Uzay Politikası
2007 BM COPUOS Hafifletme Rehberi
2008 Silahsızlandırma Konferansında, Rusya ve Çin resmi olarak Silahların dış uzayda konumlandırılmasını, uzay nesnelerine karşı güç kullanımı ya da tehditte bulunulmasının önlenmesine ilişkin bir anlaşma taslağı sundu. Amerikan yönetimi ise hemen uzaya erişim ya da kullanımı sınırlayacak yasal düzenlemelere karşı itirazını tekrarladı. Amerika’nın itirazının muhtemel nedenleri Uzay’da yer almak isteyen diğer ülkelerin dış uzaydaki oluşturacakları kaos ortamı ve silahlanmayı yasaklayıcı yapının denetlenememesi, diğer yandan açıkça belirtmese de Çin tarafından 2007’de ASAT silahlarının test edilmesidir.
2008 Taslak AB Dış Uzay Aktivite Kuralları
2009 Lizbon Anlaşması; Avrupa Birliği ve üyeleri için uzayın paylaşılmış bir yetki alanı haline getirilmesi. <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn4> [4]
Yarım yüzyıllık sözleşme ya da anlaşma belgeleri Amerika’nın attığı adımlarla başlamıştır. Uzay yarışında şu an için ABD’nin öncül olması şaşırtıcı değildir çünkü daha Soğuk Savaş döneminde, Ay’a adım atmak ve sonrasında Yıldız Savaşları projesini başlatmak gibi başarılı girişimleri meydana getirmiş ve uzay profesyonelleşmesi ile birlikte uzay kültürünün en yakın takipçisi olmuştu.
1980’li yıllarda ABD, sistemin teknolojik boyutunu geliştirmeye ağırlık vermiş, nükleer veya konvansiyonel başlıklar yerine, önleyici füzenin saldıran füzeye çarparak imha (hit-to-kill) teknolojisi ve kesin isabet için sensör ve güdüm (guidance) teknolojileri geliştirmiştir. ABD’de Başkan Regan döneminde, 1984 tarihli ve “Yıldız Savaşları” olarak da bilinen Stratejik Savunma İnsiyatifi (SDI, Strategic Defense Initiative) programı önemli yenilikler içeriyordu. Bunlardan en önemlisi sistemin sensör ve durdurucu füzelerin önemli bir kısmının uzaya yerleştirilmesi planı açısındandır. 1989’da SSCB’nin ASAT (Anti-Satellite Attack Technologies) yani anti-uydu silahlarının fırlatıcı-uyduları kolayca vurabileceği düşüncesiyle, “Brilliant Pebbles” adı verilen, minyatür sensör ve haberleşme teknolojisi sayesinde uzaya binlerce bağımsız durdurucu füze yerleştirilmesi projesi de füze savunma sistemi mimarisine eklenmiştir. SSCB’nin çöküşü birçok nedenin yanı sıra “Yıldız Savaşları” projesinin yol açtığı silahlanma yarışı ile de açıklanmıştır. <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn5> [5]
Uzay ile ilgili sıralanan anlaşma belgelerinde dikkat çeken bir husus da, uzayın barışçıl amaçlarla kullanımı konusunun işlenmesidir. Buna göre uzay kesinlikle adil paylaşılan başta nükleer olmak üzere insanlık için yıkım projelerinin temelini oluşturacak çalışmaların konusu arasında yer almayacaktı. Fakat devletlerin ve şirketlerin ideallerindeki yayılma arzuları, dünya da tehlikeli denemeleri ortaya çıkarmışken, istikrar uzayda nasıl ve ne derecede etkinlikle sürdürülebilirdi?
Örneğin; 1979 tarihli Ay Anlaşması, Ay ve diğer gök cisimlerindeki madenlerin tüm insanlığın ortak malı olduğunu belirtmiştir.
Uzaydaki doğal kaynakların işletilmesinde, uzay teknolojisi olan devletlerin kendi başlarına istedikleri bölgede maden işletmesi kuramayacakları ve bu madenleri dünyaya getiremeyecekleri hükmü getirilmiştir. Sosyalist düşüncenin etkisiyle merkezi bir idare sistemi getiren anlaşma, ancak kurulacak otorite izin verdiği takdirde belirlenen sahalarda isteyen devletlerin maden istasyonları kurabilecekleri şartını getirmiş; elde edilecek gelirin bir kısmının ise oluşturulacak bir fon vasıtasıyla az gelişmiş ülkelere transfer edilme mükellefiyetini yüklemişti. Sonuçta, ağır hükümlerinden dolayı Ay Anlaşması şimdiye kadar sadece dokuz devlet <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn6> [6] tarafından onaylanmış olup <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn7> [7], bunların içinde uzay teknolojisine sahip bir devlet yoktur. <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn8> [8]
Güvenliğin, geniş boyutlu yapısındaki yeni bir alanı ifade eden uzay ve uzay çalışmalarına devletlerin ilgileri ve yatırımları artıkça, terörizmin uzay tabanlı tanımı ve eylemleri de sık olarak görülecektir. Bu alanda ki küçük çaplı hasarlar bile geniş kitleleri etkileyebilecek sonuçlara sebep olacaktır.
Libya’da ki mobil uydu haberleşme sinyallerinin karıştırılması, Sri Lanka’da Intelsat-12 uydusunun kaçırılması, Çin’de ise Falun Gong Hareketi tarafından Çin Merkez Tv ve eyalet istasyonlarının sinyallerinin engellenmesi <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn9> [9], uzay terörizmi alanında gerçekleşen ilk terör faaliyetleridir.
Uzay Çalışmaları ve Yeni Dünyaların Keşfi
Uzay çalışmalarıyla ilgili diğer bir çaba alanı ise uzayda yaşayabileceğimiz yeni dünyalar ve canlılar bulmaktır. Peki, hayatın kaynağı nedir? Hayat gerçekten dünyada mı başlamıştır? Bugün bu konular bilim insanları tarafından tartışılıyor ve teknolojinin sağladığı imkânlar ile bu soruların cevaplarını aramak için en doğru zaman olduğu düşünülüyor. İlk bulgular, hayatın dünyada değil uzayda başladığı ve uzaydan bir şekilde dünyaya gelmiş olabileceği yönündedir. <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn10> [10]
Hayatın yapı blokları olan kimyasal maddelerin kuyruklu yıldızlarda olduğu ve onlarla diğer gezegenlere taşınabileceği kabul gören bir teoridir. Hayat, kuyruklu yıldız yolu ile dünyada başlamış olabilir ama hâlâ bilinmeyen soru nasıl başlamış olduğudur. İddialardan biri yoktan var olmuş olabileceğidir. Bunun için zamanda daha geriye yolculuk yapmak, en eski mikroorganizmaları tespit etmemiz gerekiyor. Dünya’da ilk mikroorganizma 4 milyar yıl önce ortaya çıktı ama ne idi, nasıl bir hayat başlamıştı? Darwin’in evrim teorisi türlerin nasıl oluştuğunu açıklamaktadır ama yaşamın nasıl başladığını bilmiyoruz. Bütün canlıların son ortak atası muhtemelen yüksek radyasyon ile mücadele etmek için okyanusun derinliklerinde bir yerde yaşıyordu. 4 milyar yıl önce dünyada bir canlının yaşamasına imkân vermeyen çok aşırı koşullar vardı ve dünyamız, sürekli olarak meteorit, asteroid ve diğer gök cisimlerinin çarpmalarına maruzdu. 1969 Eylül ayında Avustralya’da düşen göktaşlarının incelenmesinde üzerlerinde bakteriler tespit edildi. Bu organizmaların yaşaması için temiz ve sıcak bir suya düşmesi gerekirdi. Ancak yaşamın bir kaba, üremeye ve enerjiye ihtiyacı vardı. Bu kap hücre zarı oldu, üreme için DNA oluştu ve enerji için metabolizma ortaya çıktı.
DNA, yaşam yaratmak için gerekli dört parçadan oluşmaktadır. İnsan soyuna gelene kadar üç milyar yıldan fazla evrim gerekmiştir. Son on bin yılda insan DNA’sında hiçbir önemli biyolojik evrim veya değişiklik olmamıştır. Bugün bilim adamları bu parçalarla oynayarak yeni yaşam biçimleri tasarlamaktadırlar. Kimyasal bileşimlerden biyolojik yaşama geçişi sağlayacak evrim için çalışılmaktadır. Bu alanda sağlanacak başarı ile büyük bilmeceyi yani gezegenimizde hayatın nasıl başladığı sorusunu cevaplayabileceğiz. <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn11> [11] Neticede evren ve yaşamın oluşumu ve sürecinin hesaplanmasında uzay çalışmaları önemli veri kaynağını oluştururken başta Mars’ta ve diğer gezegenlerde yaşam bulguları üzerinde durulmaktadır. <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn12> [12]
Türkiye ve Uzay Çalışmaları
Türkiye’de uzay çalışmaları, oldukça yeni bir güvenlik dalıdır. Bu durumun ciddi bir dezavantaj olmasının yanında bu alanda hızlı ve istekli adımlar, uzay yarışlarında Türkiye’yi üst sıralara taşıyabilecektir.
Uzay faaliyetleri kapsamında haberleşme uyduları sahasında 1994 yılında 1B uydusunun fırlatılmasından itibaren, Türksat 1C, Türksat 2A, Türksat 3A uyduları fırlatılmış bunlar dışında ise genellikle kamusal şirketlerin faaliyetleri görülmüştür.
GÖKTÜRK 1
GÖKTÜRK-1 Programının amacı; coğrafi kısıtlama olmaksızın Dünya üzerinde herhangi bir bölgeden askeri istihbarat amaçlı yüksek çözünürlüklü görüntü elde edilmesine imkân tanıyacak; aynı zamanda orman alanlarının kontrolü, kaçak yapılaşmanın takibi, doğal afet sonrası en kısa sürede hasar tespiti, ürün rekolte tespiti, coğrafi harita verilerinin üretilmesi gibi pek çok sivil faaliyet alanında da görüntü ihtiyacını karşılayacak bir uydu sisteminin tedarik edilmesi şeklinde belirlenmiştir. <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn13> [13]
GÖKTÜRK 2
GÖKTÜRK-2 Projesi kapsamında; uzay ve uydu sistemlerine yönelik teknoloji, uzman insan gücü ve alt yapı geliştirilmesi, kamu kurum ve kuruluşlarının gözlem ve araştırma ihtiyaçlarının milli imkân ve kabiliyetlerle karşılanması hedeflenmiştir. <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn14> [14]
GÖKTÜRK 3
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin görüntü ihtiyacını karşılayabilmek maksadıyla coğrafi sınırlama olmaksızın dünyanın herhangi bölgesinden askeri istihbarat elde edilebilecektir.
GÖKTÜRK-3, diğer uydulara göre çok daha gelişmiş donanımdadır uzaydan bile insan yüzünü çekebilecek gelişmişlikte tasarlanmıştır. Ayrıca, GÖKTÜRK-2 uydusu Çin’den fırlatılmış, GÖKTÜRK-1 uydusu da İtalyan firma ana yükleniciliğinde, Fransız firmanın katkılarıyla yapılmıştı. GÖKTÜRK-3 kapsamında ise yerlilik oranın üst seviyeye çıkartılması amaçlanmıştır. <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn15> [15]
TÜRKSAT 5A, TÜRKSAT 5B’nin <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn16> [16] ise, 2015 ve 2017’de fırlatılacağı duyurulmuştu. Daha sonradan bu tarihler 2020 ve 2021 olarak bildirilmiştir. Ayrıca tamamen yerli ve milli imkânlarla yapılacak olan TÜRKSAT 6A’nın ise 2020’den sonra fırlatılacağı beklenmektedir.
Türkiye’nin uzay çalışmaları ile ilgili uydu konsepti genel olarak bu seviyededir ve bu alanda yerli oranın yükseltilmesiyle beraber uydu verimliliğinin de artırılması amaçlanmıştır.
Tablo: Türkiye’nin Uzay Güvenliği Alanındaki Temel Uydu Çalışmaları
TURKSAT/AD
YIL
TEMEL ÖZELLİK
1B
1994
Fırlatılan ilk uydu
1C
1996
Avrupa ile Orta Asya arasında doğrudan bağlantı
2A
2001
Rusya’yı da kapsamaktadır/Tv amaçlı
3A
2008
Yüksek kullanım kapasiteli/Haberleşme ve Tv yayınları için kullanılır
RASAT
2011
Yüksek çözünürlük/ Türkiye’de tasarlanan ilk yer gözlem uydusu
4A
2014
Çin-İngiltere-Afrika kapsama alanında/Tv yayını amaçlı
4B
2015
Hızlı İnternet
GÖKTÜRK 2
2012
İlk milli yer gözlem uydusu
GÖKTÜRK 1
2016
Sınırsız yüksek çözünürlük temini
GÖKTÜRK 3
2019
Yüksek çözünürlük
5A
2020
3 kıtada yayın ve veri iletimi
5B
2021
Yerli imkânlarla üretim ve kapsamlı yayın için kullanılır
6A
2020
İlk milli haberleşme uydusu
Uzay uydu çalışmaları dışında kamusal nitelikli ya da destekli şirketler ile havacılık ve uzay alanında faaliyet gösteren enstitü ile üniversitelere değinebiliriz.
Türk Hava Kuvvetleri, havacılık alanında en temel organizasyonken, Milli Savunma Üniversitesi’ne bağlı, Hezarfen Havacılık ve Uzay Teknolojileri Enstitüsü, havacılık ve uzay dallarında askeri ve sivil öğrencilere yüksek lisans ve doktora olanakları sunmaktadır.
Türk Uçak Sanayii Anonim Ortaklığı (TUSAŞ) ise, 28 Haziran 1973 tarihinde Türkiye’nin savunma sanayiinde dışa bağımlılığını azaltmak amacıyla Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı bünyesinde kurulmuştur.
Türk Hava Kuvvetleri’nin savaş uçağı ihtiyacının karşılanmasına yönelik olarak F-16 uçaklarının kullanılması kararı ile birlikte; F-16 uçağının üretimi, uçak üzerindeki sistemlerin entegrasyonu ve uçuş testlerini yaparak Hava Kuvvetlerimize teslim etmek üzere TUSAŞ tarafından 1984 yılında TUSAŞ Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. (TAI), Türk-ABD ortak yatırım şirketi olarak 25 yıllığına kurulmuştur.
25 yıllık süreç tamamlanmadan, 2005 yılında TAI’nin yabancı hisseleri Türk hissedarlar tarafından satın alınarak şirket yeniden yapılandırılmıştır. Bu kapsamda TAI ve TUSAŞ birleşerek, TUSAŞ – Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. çatısı altında faaliyetlerini genişletmiş, havacılık ve uzay sanayi sistemlerinin geliştirilmesi, modernizasyonu, üretimi, sistem entegrasyonu ve yaşam döngüsü destek süreçlerinde Türkiye’nin teknoloji merkezi konumuna gelmiştir.
Havacılık ve uzay sanayisinde küresel ilk yüz oyuncu arasında yer alan TUSAŞ, proje konularına bağlı olarak;
* Yapısal Grubu, * Uçak Grubu, * Helikopter Grubu, * İnsansız Hava Aracı (İHA) Sistemleri Grubu, * Uzay Sistemleri Grubu, * Milli Muharip Uçak (MMU) Grubu
olmak üzere altı stratejik iş merkezi bünyesinde örgütlenmiştir. Ayrıca, TUSAŞ tarafından tasarlanan/üretilen tüm ürünlerle ilgili olarak entegre lojistik destek hizmeti sağlanmaktadır. <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn17> [17]
Türkiye’nin önde gelen kurumlarından olan TÜBİTAK bünyesinde oluşturulan Uzay Teknolojileri Araştırma Enstitüsü ise ağırlıklı olarak milli imkânlara dayalı uydu çalışmalarının yanında, Radyo Frekansı tasarım, pasif ve aktif mikrodalga devreleri, özgün tabanbant haberleşmesi konularını da geliştirmektedir. Ayrıca havacılık teknolojileri hususunda büyük alanları gözetleme ve haritalama için yüksek irtifada uzun süreli uçan insansız sistemler gibi konulara da yönelmiştir. Enstitü’nün çalışmalarında ki uzay konusunun, ağırlıklı olarak uydu çalışmalarını kapsadığı açıkça görülmektedir.
İstanbul Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, Erciyes Üniversitesi ve Ege Üniversitesi bünyelerinde ise Astronomi ve Uzay Bilimleri lisans programı bulunmaktadır. Mezunlar ağırlıklı olarak gözlemevlerinde istihdam edilebileceği için, uzay çalışmalarında kendilerinden istifadeleri asgari düzeyde olmuştur ve çoğunlukla formasyon eğitimlerini tamamlayarak fizik ve matematik alanlarında istihdam imkânları bulmaktadırlar.
Türk Hava Kurumu Havacılık Vakfı tarafından 2011 yılında kurulan Türk Hava Kurumu Üniversitesi ise “Havacılık ve Uzay” alanında bilimselliğe dayalı, nitelikli eğitim ve araştırma programlarına sahip olabilme vizyonuyla 2011 yılında hayata geçirilmiştir. <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn18> [18] Türk Hava Kurumu Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi bünyelerinde Uzay Mühendisliği lisans programları da mevcuttur.
Türkiye’de uzay çalışmalarında sorumluluk sahibi olan üniversiteler ve enstitüler dışında en önemli gelişmelerden birisi de, 13 Aralık 2018 yılında, 23 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle hayata geçirilen Türkiye Uzay Ajansı’dır. Ajansın görevleri genel olarak belirlenmiştir ve maddeler halinde sıralanmıştır:
a) Cumhurbaşkanınca belirlenen politikalar doğrultusunda Millî Uzay Programını hazırlamak ve hayata geçirilmesi için düzenlemeler yapmak.
b) Uzay ve havacılık bilimi ve teknolojilerine yönelik orta ve uzun vadeli amaçları, temel ilke ve yaklaşımları, hedef ve öncelikleri, performans ölçütlerini, bunlara ulaşmak için izlenecek yöntemler ile kaynak dağılımlarını da içeren stratejik planlar hazırlamak.
c) Rekabetçi bir uzay ve havacılık sanayinin geliştirilmesi, toplumun refahı ve millî menfaatler doğrultusunda uzay ve havacılık teknolojilerinin kullanımının yaygınlaştırılması, uzay ve havacılık teknolojileri alanında bilimsel ve teknolojik altyapıların ve insan kaynaklarının geliştirilmesi, kapasite ve yeteneklerin artırılması, uzaya bağımsız erişim imkânı sağlayacak tesis ve teknolojilerin kazanılması, uzay ve havacılık bilimi ve teknolojileri alanındaki uzmanlık ve bilgi birikiminden millî sanayinin diğer sektörlerinin de yararlanabilmesi için gerekli çalışmaları yapmak veya yaptırmak.
ç) Ulusal kapsamda ve Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU) nezdinde yürütülen spektrum ve yörünge tahsis ve koordinasyon faaliyetleri ile Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından yürütülen görevler hariç olmak üzere uzay araçları ve uzay yer sistemlerine ilişkin ulusal egemenlik kapsamındaki hakların kullanımına karar vermek, bu hakların yönetimi ve kullandırılmasına yönelik usul ve esasları belirlemek ve bu haklarla ilgili ulusal yükümlülüklerin gereklerini yerine getirmek, uzay yer istasyonlarının işletilmesine yönelik sözleşme imzalamak, uzay yer istasyonları arasında koordinasyonu sağlamak, ülkemizin uzaya yönelik hak ve menfaatlerinin korunması ve güvence altına alınması için ulusal ve uluslararası kuruluşlarla koordinasyonu yürütmek.
d) Milletlerarası antlaşmalar uyarınca uzaya fırlatılan nesnelerin kayıtlarını Devlet adına tutmak, Birleşmiş Milletler nezdinde tescil işlemlerini gerçekleştirmek veya tescil işlemlerini gerçekleştirmek üzere yetkilendirmek.
e) Ticari, bilimsel ve araştırma-geliştirme amaçlı uzay operasyonları ile insanlı veya insansız uzaya erişim ve uzayın keşfine yönelik operasyonları yaptırmak veya yapılmasını koordine etmek.
f) Uydu, fırlatma araç ve sistemleri, hava araçları, simülatörler, uzay platformları dâhil uzay ve havacılıkla ilgili her türlü ürün, teknoloji, sistem, tesis, araç ve gereçlerin tasarımı, üretimi, entegrasyonu ve gerekli testlerinin yapılmasını sağlamak amacıyla plan, proje ve çalışmalar yapmak veya yaptırmak.
g) Kamu kurum ve kuruluşları ile özel sektör kuruluşları tarafından uzaya gönderilecek uydu ve uzay araçlarının yurtiçinden fırlatılmasına, yörüngeye yerleştirilmesine ve geri döndürülmesine ilişkin gerekli izinleri vermek ve koordinasyonu sağlamak; yurtdışından fırlatılmasına, yörüngeye yerleştirilmesine ve geri döndürülmesine ilişkin bildirimleri kayıt altına almak.
ğ) Uzay ve hava araçları ile uzay yer sistemleri alanında her türlü tasarım, analiz, üretim, test, operasyon ve entegrasyon faaliyetlerini düzenlemek, izlemek ve gerektiğinde bu hususlarda yetkilendirme yapmak ve süreçleri yürütmek.
h) Uzay ve havacılık bilimi ve teknolojilerinin; ülke kalkınması, millî güvenliğin sağlanması, kamu sağlığının ve çevrenin korunması, doğal kaynakların ve tarımsal verimliliğin tespit edilmesi, doğal afetlerin erken tespitinin yapılması ve doğal afetlerden kaynaklanan hasarların azaltılması, milletlerarası antlaşmalar ve yükümlülüklerin takibine yönelik kullanılması amacıyla yapılacak çalışmalarda ilgili kurumlar ile koordinasyonu sağlamak.
ı) Ülke genelinde uzay ve havacılık bilim ve teknolojilerine yönelik ilgi ve merakın geliştirilmesinde öncülük yapmak; bu amaçla Ajansın ilgi ve faaliyet alanlarında kamuoyuna ulaşmak için gerekli yayınları yapmak ve her türlü iletişim ortamında içerik hazırlamak ve sunmak, etkinlikler gerçekleştirmek ve bu amaca yönelik faaliyetleri desteklemek.
i) Millî güvenlik ve kamu düzeninin sağlanması amacıyla, Ajansın görevi kapsamında yapılan çalışmalar sonucunda elde edilen verinin standartlarını oluşturmak, gerektiğinde işlenmesini, saklanmasını ve kullanılmasını sağlamak ve paylaşım şartlarını düzenlemek.
j) Ülkenin sahip olduğu kritik uzay ve havacılık teknolojilerinin ihracına ilişkin usul ve esasları, ilgili kurum ve kuruluşlarla koordineli olarak belirlemek.
k) Deneysel amaçlı uzay ve hava araçları, uzay ve yer sistemleri, alt sistemler, ekipman ve bileşenlerin geliştirilmesine, uzayın keşfine yönelik araştırmalar yaptırmak; gerekli sistem ve araçların tasarlanması, geliştirilmesi ve sair suretle temin edilmesi için üniversitelerle, diğer bilimsel faaliyette bulunan kurum ve kuruluşlarla veya yurtdışındaki kuruluşlarla işbirliği yapmak ve gerekli çalışmaların yürütülmesini koordine etmek.
l) İlgili diğer mevzuat hükümleri saklı kalmak üzere, uzay ve havacılık bilim ve teknolojilerine ilişkin uluslararası standartları da dikkate alarak, ilgili kurum ve kuruluşlarla koordinasyon içinde ülke standartlarını belirlemeye yönelik çalışmalar yapmak.
m) Uzay ve havacılık bilimi ve teknolojilerinde dışa bağımlılığı azaltmak, uluslararası alanda rekabet gücünü artırmak, bilimsel ve teknolojik altyapıyı oluşturmak ve her türlü yeni teknolojinin geliştirilmesi amacıyla Ar-Ge ve yüksek teknoloji girişimciliği destek programları hazırlamak.
n) Astronomi ve uzay bilimleri ile ilgili çalışmaları desteklemek ve ulusal düzeyde yürütülen çalışmaları koordine etmek, gözlem ve ölçüm sistemleri teknolojilerinin geliştirilmesine yönelik çalışmaları desteklemek ve uluslararası işbirliklerini geliştirmek.
o) Uzay ve havacılık bilimi ve teknolojileri ile ilgili olarak uygulamaların gelişimini ve yaygınlaştırılmasını destekleyici mahiyette finans, hukuk, yönetim, işletme, pazarlama ve benzeri konularda çalışmalar yapmak.
ö) Uluslararası uzay hukukundaki gelişmeleri izlemek ve muadil yabancı kuruluşlar ile işbirliği yapmak, uzay hukukuna ilişkin mevzuat dâhil her türlü çalışmaları yürütmek.
p) Uzay ve havacılık teknolojileri ile ilgili bölgesel veya uluslararası oluşum ve kuruluşlara üye olmak, görev alanı ile ilgili konularda uluslararası kuruluşlar ve ülkelerle bağlantı sağlamak, uluslararası oluşum, kuruluş ve anlaşmalar nezdinde ülkemizi temsil edecek personeli görevlendirmek.
r) Bakan tarafından verilen diğer görevleri yapmak. <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn19> [19]
Türkiye Uzay Ajansı’nın görev ve yetkilerinin uzay-uydu çalışmalarından ibaret olmayacağı ve “Uzay Stratejileri” belirlemeye yönelik çalışmalarda bulunacağı açıklanmış olunmuştur. Uzay konusunda rekabetçi ortamın var edilmesi yine Ajans’ın sorumlulukları arasındadır ve uzun vade de Ajans’ın özel sektörü teşvik edici düzenlemelerde bulunacağı ve uzay turizmi gibi konulara öncülük edeceği tasarlanmıştır. Koordinasyon, uzay taşıt ve gereçlerinde yerlilik oranlarının yükseltilmesi ve insansız uzay taşıtları gibi hiper teknolojilerin belirlenmeleri Uzay Ajansı’nın görevleri arasındadır. Ayrıca dünyada yeni gelişen uzay hukuku alanındaki gelişmelerin takip edilmesi ve belki de bu alanda uzmanlaşılması, Ajans’ın faaliyetleri arasında bulunacaktır. Uzay lobisi ya da diplomasisi faaliyetlerini yürütmekle beraber, Astronomi ve Uzay Bilimleri çalışmalarının desteklenmesinin işlenmesi, Astronomi ve Uzay Bilimleri mezunlarının en azından daha sistemli ve alanları doğrultularında istihdam edilmelerine gayret edileceğinin planlanması bakımından olumlu bir gelişmedir.
Uzay kültürünün oluşturulması ve uzaya olan ilginin artırılması konularında çalışmalarda bulunulacağı ise uzay endüstrisinin gelişmesine katkıda bulunacak etmenler arasında yer alacaktır. Çünkü bir alan ile ilgili kültürün oluşturulması ve ilginin desteklenmesi faaliyetleri olmadan, o sektörün gelişmesi ve ülkenin o sektör dalında verimli modeller gündeme getirmesi mümkün değildir.
Bu yönleriyle, Türkiye Uzay Ajansı’nın kurulması geç kalınmış bir gelişme bile olsa, görev ve sorumluluk hedeflerinin nitelik ve geniş kapsamı gerekçeleriyle de, eksikliği kısa sürede doldurabilecek yapı olduğu yönündeki izlenimleri kuvvetlendirmektedir.
Türkiye’nin Uzay Stratejileri İle İlgili Öneriler
Öncelikle uzay çalışmalarında bulunan girişimci sayısını arttırmak gerekir. Devlet ve özel sektörün uzay alanına yatırım yapmasını teşvik etmek ve uzay sistemlerinin kullanımını yaygınlaştırmalı. Uzay teknolojilerinin kendi bütçemiz ile elde edilebilmesi hedeflenmelidir. Bu amaç doğrultusunda özel sektörün de uzay alanına dahil edilmesi ve teşvik edilmesi şarttır.
Uzay alanında eğitim ve öğretim altyapımız güçlendirilmelidir. Türkiye ihtiyaç duyacağı insan kaynağını özellikle de araştırmacıları, bilim adamı, mühendis, teknik destek uzmanlarını, yönetici ve idarecileri yetiştirmeye yönelik kurumsal yapılanma ve programlar oluşturulmalıdır. Bunun için henüz eğitim-öğretim yaşantısında gençler uzay konusunda küçük yaşlardan itibaren bilinçlendirilmeli. Eğitim-öğretim döneminin her safhasında seminer, konferans, fuar vb. etkinlikler düzenlenmeli.
Üniversitelerdeki araştırma ortamları arttırılmalı ve araştırma yapacak kişilere imkân ve kaynaklar sağlanmalıdır. Eğitimli insan kaynakları arttırılmalıdır. Toplumda uzay bilim ve teknolojileri bilinci ve ilgisi artırmalı, özellikle gençlerde uzay konusunda merak uyandırmalı ve uzay çalışmalarına teşvik etmeli.
Ar-ge faaliyetlerinin önemle üzerinde durulması gerekmektedir. Bunun için gerekli altyapı çalışmaları oluşturulmalıdır. Ar-Ge faaliyetlerinin maliyeti arttırıcı nitelikte olması ar-ge faaliyetlerinin yapılmasını etkilemektedir. Bundan dolayı Ar-Ge faaliyetleri ülkemizde çeşitli politikalarla desteklenmektedir. <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn20> [20]
Türkiye’nin özellikle son yıllarda geliştirdiği uzay politikalarına rağmen bu alanla ilgili eksiklerinin varlığı da ortadadır. Uzay çalışmalarına ayrılan bütçe neredeyse binde 2 oranındadır ve bu oran uzay çalışmaları yürüten ülkelerin oldukça gerisindedir. Ayrıca üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye’de deniz kültürü bile tam anlamıyla benimsetilememişken, uzay kültürünün benimsetilmesi zorlu bir uğraş olacaktır. Türkiye Uzay Ajansı görevlerinde belirtilen Türkiye’nin uzay hukuku çalışmalarına eğileceği konusu önemli olsa bile Türkiye’de kurumsal anlamda uzay hukuku gelişmemiştir ve bu özel hukuk dalını çalışan profesyonel bürolar ya da düşünce kuruluşları bulunmamaktadır.
Türkiye’nin hayata geçirmesi gereken kurumlardan birisi de Türkiye Uzay Kuvvetleri Komutanlığı olmalıdır. Uzay çalışmalarında önde gelen ülke olan ABD, kısa süre önce Uzay Komutanlığı kuracağını duyurmuştu. <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn21> [21] <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn22> [22]
Fransa’da Hava Kuvvetleri bünyesinde, uydu çalışmalarıyla ilgili Uzay Komutanlığı’nın kurulacağını belirtmiştir. <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn23> [23]
Uzay Komutanlıkları şu anda dünyada temel kuvvetler olarak işlev görmemekle beraber, uydu çalışmalarına yoğunlaşmaktadırlar. Türkiye’de faaliyete geçirilecek Uzay Komutanlığı da ilk etapta, Hava Kuvvetleri bünyesinde oluşturulabilir. Gelişen ve değişen koşullara göre Uzay Kuvvetleri, Türkiye’de ve Dünya’da, temel kuvvet komutanlıkları arasına girecek, uyduların korunmaları, uzay terörizmi operasyonlarının yürütülmeleri, uzay harekâtları, uzay cephaneliklerinin oluşturulmaları ve korunmaları, uzay turistlerinin ve uzay yerleşim birimlerinin korunmaları, uzay istihbaratı gibi konularda faaliyet göstereceklerdir.
Türkiye’de uzay teknolojileri alanında ciddi adımlar atılmış olsa da, yüksek teknoloji eksikliği teknoloji transferini gerektirmekte, bu da teknolojiyi elinde bulunduran güçlerle olan ilişkilerine ve bu güçlerin birbiri ile olan ilişkilerine bağlı olmaktadır. Bu çerçevede, sistem düzeyinden bakıldığında, Soğuk Savaş sonrası sistemde Türkiye’nin, bölgeselcilik, yeni-Osmanlıcılık eksen kayması, çok yönlü ve bağımsız dış politika olarak değişik biçimlerde isimlendirilen genişleyen manevra alanının, yeni şekillenen çok kutuplu <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn24> [24] ve küreselleşmiş sistemde de devam etmesi bazı konularda mümkündür. Fakat güvenlik, savunma sanayi ve askeri alımlar konusunda, ABD, Rusya ve Çin gibi büyük güçler arasında, 1990’lardan farklı olarak 2000’lerde kutuplaşma olmasa bile rekabet ilişkisinin öne geçmesi, Türkiye’nin de güvenlik alanındaki Batı ile ittifak (NATO) ilişkisinin hâlâ önemini koruması nedenleriyle, manevra alanının daha da daralması ihtimali söz konusudur. Diğer bir deyişle, bu büyük güçler arasındaki rekabet ilişkisi ve sınırlı işbirliği devam ettiği müddetçe Türkiye’nin geleceğe yönelik ekonomik ve askeri stratejilerinde önceliği olan füze savunması ve uzay teknolojilerinin geliştirilmesi, Türkiye’nin güvenlik bağımlılıkları (ABD ve NATO) ile Rusya ve Çin gibi teknoloji transferine gönüllü güçler arasında kalan zorluklarla dolu bir süreç olmaya devam edecektir. <sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftn25> [25]

<sahipkiran.org/uyelerimiz/> Onur DİKMECİ Yazarın diğer yazıları için tıklayınız <sahipkiran.org/category/yazarlar/onur-dikmeci-yazilari/> ______________________________________________
Dipnotlar:
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref1> [1]Sait Yılmaz, Evrensel Güvenlik ve Uzay Güvenliği, Sait Yılmaz(ed.), Uzay Güvenliği, 1.Baskı, İstanbul, Milenyum Yayınları, Kasım 2013, s.55-56
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref2> [2]Aktaran: Yılmaz, A.g.e, s.55-56 (Einshower Institute: Space Security 2003, Washington DC, 2004)
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref3> [3]Örnek olarak; mikrodalga fırın teknolojisi, cep telefonu, internet gibi hemen herkesin kullandığı gereç ve teknolojik ilerlemeleri verebiliriz.
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref4> [4]Philipp Reuter ve Aman Pannu, Uzay Güvenliği: Küresel Endüstrinin Rekabet Alanı, Yılmaz, A.g.e, s.291-293
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref5> [5]Işıl Kazan Çelik, Füze Savunması ve Uzayın Güvenlikleştirilmeleri Bağlamında Türkiye, Faruk Sönmezoğlu-Nurcan Özgür Baklacıoğlu-Özlem Terzi(ed.), Türk Dış Politikasının Analizi, İstanbul, Der Yayınları, 2012, s.208-209
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref6> [6]Fas, Meksika, Avustralya, Avusturya, Şili, Hollanda, Pakistan, Filipinler, Uruguay.
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref7> [7]Uluslararası sosyalist bir rejimin üçüncü dünya ülkeleri tarafından kontrol edileceğini öne süren Amerika, bu projenin en kuvvetli aleyhtarı olmuştur.
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref8> [8]Kemal Başlar, 21.Yüzyıla Girerken Uzaydaki Doğal Kaynaklar ve Rejim Oluşturma Çabaları, Faruk Sönmezoğlu(ed.), Uluslararası Politikada Yeni Alanlar Yeni Bakışlar, İstanbul, Der Yayınları, 1998, s.40-41
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref9> [9]Nina Louisa Remuss, The Need to Counter Space Terrorism, ESPI Perspectives, 2009, s.1-10
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref10> [10]Örneğin; Bilim İnsanları: İnsan Vücudunu Oluşturan Atomların Yaklaşık Yarısı Samanyolu’nun Ötesindeki Galaksilerde Oluştu, Sözcü, 28 Temmuz 2017
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref11> [11]Yılmaz, A.g.e, s.66
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref12> [12]Uzay ve yaşam konusu yeni bir teostrateji ile yeni bir inanç, yeni insan modeli oluşturmaya yönelik kavram içerisinde de yer almaktadır.
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref13> [13]https://www.tai.com.tr/urun/gokturk-1
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref14> [14]https://www.tai.com.tr/urun/gokturk-2
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref15> [15]Hakkı Kurban, Sıra Uyduların Efendisi Göktürk-3’te, Akşam, 7 Aralık 2016
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref16> [16]Üretim aşamaları ve teknik bilgiler için bknz; Türksat 5A ve Türksat 5B Uyduları İçin Geri Sayım Sürüyor, MSI, Nisan 2019, s.88
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref17> [17]https://www.tai.com.tr/kurumsal/hakkimizda
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref18> [18]https://www.thk.edu.tr/universitemizin-misyon-ve-vizyonu/
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref19> [19]23 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref20> [20]Abdullah Kural, Gelişmiş ve Gelişmekte Olan Ülkelerin Uzay Politikaları ve Türkiye’nin Uzay Stratejisi, Hava Harp Okulu Havacılık ve Uzay Teknolojileri Enstitüsü, Haziran 2012, Yüksek Lisans Tezi, s.97
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref21> [21]Trump İmzayı Attı: ABD Uzay Kuvvetleri Komutanlığı Kuruyor, Hürriyet, 18 Aralık 2018
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref22> [22]ABD’nin, Uzay Komutanlığı kurmasıyla ilgili çalışmaları 2018 yılında “Reagan Libary”de yürütülmüştür. Reagan, Yıldız Savaşları projesini başlatan ABD Başkanı’dır ve bu durum ABD’nin uzay politikalarının kapsamlı bir stratejiye ve geleneğe dayandığını göstermektedir.
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref23> [23]Uzay Komutanlığı çalışmaları arasında yer alan niyetlerden birisi de icat edilen temel bir dış düşmana yönelik ortak pakt ve savunma bütçesinin seferber edilmesini sağlamaktır. Soğuk Savaş döneminde ortak düşman Komünizm kavramıyken, ikibinli yıllarda ortak düşman İslâm Uygarlığı-Mülteciler-Göçmenler ilân edilmiş ve sonrasının ortak düşmanı olarak ise Sind Uygarlığı gösterilmiştir. Yakın gelecekte Çin’in iç siyasi ve ekonomik kriz göstergesinin tırmanması bu ihtimâli de ya zayıflatacak ya da ortadan kaldıracaktır. Bir sonraki ortak düşman için belirlenecek en makûl aktör ise denenmiş ülkeler, ideolojiler ya da vekil aktörler değil dünya dışı bulgular olarak gösterilecektir.
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref24> [24]Kutupsuz olarak addetmek daha doyurucu bir tanım olacaktır.
<sahipkiran.org/2019/07/28/turkiyenin-uzay-calismalari/#_ftnref25> [25]Çelik, A.g.e, s.228-229
Onur Dikmeci Hakkında
Onur DİKMECİ: (İstanbul) 1987 İstanbul doğumludur. Haliç Üniversitesi İşletme Lisans bölümünden mezun olduktan sonra Harp Akademileri Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı Yüksek Lisans programına devam etmiştir. Güvenlik, istihbarat, NATO gibi konularda çeşitli eğitim programlarına katılmış ve bu alanlarda “Beyaz Kitap” ve “Devlet Aklı” adlarıyla 2 adet kitap yayımlamıştır. Türkiye’nin ilk özel istihbarat platformu Türkiye Algı Merkezi’nin (turkiyealgimerkezi.org) kurucusu ve direktörüdür. Bireysel ve kurumsal danışmanlık görevini sürdürmektedir.

[status draft]
[nogallery]
[geotag on]
[publicize off|twitter|facebook]
[category teknoloji]
[tags UZAY FAALİYETLERİ DOSYASI /// Onur DİKMECİ : TÜRKİYE’NİN UZAY ÇALIŞMALARI VE UZAY GÜVENLİĞİ]

ileEren Talha Altun

MİT DOSYASI : MİT bu siyah çantanın peşine düştü


MİT bu siyah çantanın peşine düştü
Irak’ın Erbil kentinde Türk diplomatın şehit edilmesi olayının ardından istihbarat şimdi saldırı esnasında şehit diplomat Köse’nin yanında bulunan ve tetiği çeken terörist tarafından alınan siyah çantanın bulunması çalışma yürütüyor.
Irak’ın kuzeyindeki Erbil şehrinde 17 Temmuz’da gerçekleştirilen saldırıda Türk diplomat Osman Köse şehit düşmüş, bu olay Türkiye’nin 25 yıl sonra ilk kez bir diplomatının terör saldırısına uğraması olarak tarihteki yerini almıştı.
Yeni Şafak gazetesinden Sertaç Aksan’ın haberine göre MİT’in koordinesinde yürütülen ve kimi noktalarda TSK’nın kimi noktalarda yerel emniyet güçlerinin dahil olduğu süreçte saldırıya karışanların hepsi oldukça kısa bir sürede etkisiz hale getirildi.
Diplomatımızı şehit eden kalleş kurşunu ateşleyen terörist Mazlum Dağ ve ona yardım eden 3 teröristi kıskıvrak yakalan Türkiye, bu ihanete azmettirici ve planlayıcı olarak bulaşan tüm teröristleri de nokta operasyonlarla öldürdü.
Bu operasyonlar kapsamında kimi zaman yerel güçlerle birlikte kara operasyonları düzenlenirken, kimi zaman da dünyada oldukça az sayıda ülkenin başarabileceği, hareket halindeki araçta bulunan teröristi herhangi bir patlama yaşanmadan hava-kara operasyonuyla etkisiz hale getirmek gibi çok önemli işlere imza atıldı.
Saldırıya dahli olan herkes cezasını çekti
Şehit Diplomat Köse’ye yönelik saldırıda ilk olarak tetiği çeken terörist Mazlum Dağ ve beraberindeki üç kişi Kuzey Irak’ta yakalandı. Terörist Dağ’ın, HDP’li Milletvekili Dersim Dağ’ın abisi olduğu ortaya çıktı.
18 Temmuz’da Duhok’ta gerçekleştirilen operasyonda ise teröristlerin içinde bulunduğu araç, Erbil’den çıkışından itibaren yerel istihbarat unsurlarının da katkısıyla takip edildi. Yerleşim yerinden uzak bir alanda araç, TSK unsurlarınca vuruldu ve teröristler etkisiz hale getirildi.
İkinci operasyon da 24 Temmuz’da düzenlendi. Teröristlerin içinde bulunduğu araç, Irak’ın kuzeyinde Batika kırsalında vuruldu. Operasyonlarda Osman Köse’ye yönelik suikastın 2 planlayıcısı ve korumaları etkisiz hale getirildi. Bu operasyonda öldürülen kişinin, Erbil saldırısının azmettiricisi PKK’lı terörist Erdoğan Ünal olduğu belirlendi.
[status draft]
[nogallery]
[geotag on]
[publicize off|twitter|facebook]
[category istihbarat]
[tags MİT DOSYASI, MİT, siyah, çanta]

ileEren Talha Altun

GÖÇMEN DOSYASI /// Prof. Dr. Sibel ÖZEL : Suriyeliler meselesine hukuki yaklaşım


Prof. Dr. Sibel ÖZEL : Suriyeliler meselesine hukuki yaklaşım
Marmara Üniv. Hukuk Fak. Milletlerarası Özel Hukuk Anabilimdalı Bşk. Cumhuriyet, 29.7.19
Suriyeliler sorununun insan hakları ile ilgili sloganlar, faşistlik ithamları ve siyasal çıkarların ötesinde sağlıklı bir biçimde tartışılması ancak konuya ilişkin uluslararası ve ulusal hukuk normlarının algılanması ile mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti’nin yükümlülükleri de hukuk kurallarıyla belirlenmiştir. Suriyeliler hukuken mülteci statüsünde değildir.
Geçici koruma statüsü
Suriyelilerin statüsü Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu m. 91’e göre geçici koruma statüsüdür.
AB Kosova krizinde Kosova Arnavutlarına 1951 Sözleşmesi kapsamında mülteci statüsü vermemek için geçici koruma statüsü tesis etmiştir. Zira geniş kitlelerin mülteci olarak kabulü AB için bir tehdit olarak algılanmıştır. YUKK (AS: Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu) m. 91’e göre;
* Ülkesinden ayrılmaya zorlanmış, ayrıldığı ülkeye geri dönemeyen acil ve geçici koruma bulmak amacıyla kitlesel olarak sınırlarımıza gelen veya geçen yabancılar geçici koruma altına alınır. * Geçici koruma statüsü, Suriyelilere Türkiye’de koruma sağlarken, şartlar düzeldiğinde vatanlarına dönmelerini zorunlu kılan bir statüdür.
Dolayısıyla yılın belli dönemlerinde Suriye’deki akrabalarını ziyaret edip, Türkiye’ye dönüp yaşamını burada südürmek, statünün anlamı ile bağdaşmaz. Bu durum, mülteci statüsü ya da uluslararası koruma statüsü ile de bağdaşmaz. Kaçtığı ülkeye kendi rızasıyla dönen ve sonra sığındığı ülkeye geri gelen kişi uluslararası hukuk anlamında mülteci de değildir, uluslararası koruma kapsamında da değildir. Geçici koruma statüsü de anlamını yitirmiştir. Bu durum hukuki değil, tümüyle siyasi bir karardır. Geçici koruma statüsünden yabancılar için öngörülen öbür statülere geçiş söz konusu değildir.
* Öte yandan bu statünün T.C. vatandaşlığına alınma yoluyla sonlandırılması da ulusal ve uluslararası hukuka aykırıdır.
Kurallara uyma borcu Vatandaşlık kişinin devlet ile olan hukuki bağını ifade eder. Vatandaşın yabancıdan farklı olarak devletine sadık olma borcu bulunmaktadır. Yabancının borcu, bulunduğu ülkenin kurallarına uymasıdır. Bu nedenle Uluslararası Adalet Divanı vatandaşlık iktisabının (AS: edinmenin) yalnızca sözlü tercih olmadığını; yeni bir devlete sadakat borcu doğurduğunu açıkça vurgulamıştır. Vatandaşlığa alınacak kişinin yeni millet kimliğinin parçası olması yani dil, kültür ve geleneksel değerleri paylaşması gerekmektedir. Sadece uzun dönem mülteciler (en az bir kuşağın geçmesi durumu) için uluslararası hukukta kabul edilen vatandaşlığa alma yöntemi, geçici koruma altında olan Suriyeliler için hukuksal bir istem olarak ileri sürülemez.
* Öte yandan Türkçe konuşup yazamayan, Türk tarih ve kültürünü bilmeyen ve özümsemeyen Suriyelilerin kitlesel olarak vatandaşlığa alınmaları hukuka aykırı olduğu gibi, kamu düzenini bozan ciddi sosyolojik ve siyasal sorunların doğumuna yol açacaktır.
Hukuk devleti olmanın gerekleri Türkiye bir hukuk devleti olarak bütün yabancılara ayrım gözetmeksizin hukuku uygulamak zorundadır. Bu kuralların kimi kez uygulanıp kimi kez göz ardı edilmesi Türkiye Cumhuriyeti’ni kamuoyu önünde zor durumda bırakmaktadır. Suriyeliler geçici koruma statüsünde olmasına karşın çıkarılan yönetmeliklerle çalışma ve sosyal haklar kazanmışlardır. Ancak bu durum Türkiye’de kalıcı olmalarının altyapısı olarak değerlendirilemez. AB ile yapılan Geri Kabul Anlaşması ile Türkiye üzerinden Avrupa’ya giden yasa dışı göçmenler Türkiye’ye iade edilecektir. Bir başka anlatımla mülteci ve göçmen sorununda Türkiye AB’yi korumakta ve duvar görevi üstlenmektedir. Öte yandan Türkiye, hiçbir gelişmiş ülkenin yapmadığı biçimde, 5 milyondan çok sığınmacıya ülkesinde güvenlik ve aş sağlamaktadır. Demografik yapıyı kökten değiştiren, büyük ekonomik ve toplumsal sorunlara neden olan bu sorunda hukukun uygulanması, ırkçılık ya da faşizm olarak değerlendirilemez. Sorunun Almanya’ya işçi olarak, Almanya’nın davetiyle denetimli sayılarla giden ve Alman ekonomisine büyük katkı yapan Türk işçilerle ilişkilendirilerek konuşulması da olanaklı değildir.
Olayın sosyolojik boyutu
Geçici koruma statüsü kaldırıldığında Türkiye’de ikamet etmek isteyenler için öbür yabancılara uygulanan hukuksal rejimin uygulanması veya genel T.C. vatandaşlığına alınma koşullarına göre vatandaşlığın verilmesi söz konusu olabilir. Ancak istisnai (AS: ayrıksı) vatandaşlığa alınma yöntemiyle
* Türkiye’nin değerler sistemini kabul etmeyen bir Suriyelinin vatandaşlığa alınması mümkün değildir. * Türkiye’nin değerler sisteminin laiklik ve kadın-erkek eşitliği noktasında temsil edildiğini vurgulamak gerekir.
– Şiddet eylemlerine katılmış, – laik hukuk düzenini kabul etmeyen, – çokeşliliği kimliğinin bir parçası olarak gören
Suriyelilerin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına alınmaları hukukça olanaklı olmadığı gibi, siyasal nedenlerle bu yola gidilmesi çok ciddi sosyolojik sorunlara yol açacaktır.
Duygusal tavırları ve AB çıkarlarını korumayı bir kenara bırakarak, hukukun istisnasız uygulanması gerekmektedir.
[status draft]
[nogallery]
[geotag on]
[publicize off|twitter|facebook]
[category istihbarat]
[tags GÖÇMEN DOSYASI, Prof. Dr., Sibel ÖZEL, Suriyeli, mesele, hukuki, yaklaşım]

ileEren Talha Altun

TÜRKİYE VE DÜNYA DOSYASI /// TEMEL SAĞIROĞLU : SİYASİ COĞRAFYANIN EN ZAYIF ÜLKESİ ARTIK TÜRKİYE


TEMEL SAĞIROĞLU : SİYASİ COĞRAFYANIN EN ZAYIF ÜLKESİ ARTIK TÜRKİYE
Çok uzak değil 4 yıl önceydi.
Yunanistan, IMF’ye 1.6 milyar Euro’luk borcunu ödeyemeyip temerrüte düşen ilk gelişmiş ülke olarak kayıtlara geçmişti.
Ertesi gün Türkiye’de ki yandaş gazeteler bu haberi büyük puntolarla “Yunanistan iflas bayrağını göndere çekti” diyerek okuyucularına manşetten duyurdu.
AKP’nin propaganda televizyon kanalları boş durur mu?
Onlarda sokaktan tutarak getirdikleri kişilerle açık oturumlar düzenledi ve bu vesileyle AKP politikalarına övgüler dizdiler.
İçlerinde ” Yunan adalarını satın alalım bizim olsun” diyen bile vardı.
Aradan 1 yıl geçti asrın lideri ekranların karşısına geçerek tüm dünyanın katıla katıla güldüğü şu açıklamayı yaptı:
“IMF bizden 5 Milyar dolar borç istedi bende verin dedim.Ciddi olduğumuzu görünce vazgeçtiler”
IMF’nin borç alan değil borç veren bir kurum olduğunu herkes biliyordu ama “hurraa” diyerek sevinç çığlıkları atıldı.
2 yıl sonra Türkiye, Rusya ile 2,5 milyar dolar karşılığında toplam dört bataryadan oluşan iki adet S-400 füze savunma sistemi satın alma anlaşması yaptı. Anlaşmaya göre bu füzeler mart 2019 tarihi itibarıyla Türkiye’de konuşlandırılıp Nisan 2019 itibarıyla aktif hale getirilecekti.
3 yıl sonra Yunanistan burnumuzun dibindeki adalara asker çıkarmaya başladı.
Yunan Savunma Bakanı Panos Kammenos’un işgal ettikleri adalar için “Türklerin cesaretleri varsa gelsin de itiraz etsinler” diye tehdit ve hakaretler savurduğu anlarda kainat liderimiz Yunan Başbakanı Çipras’a hediye ettiği kravatı neden takmadığını soruyordu.
Ve. 4 yılın sonunda:
Yunanistan da seçimler yapıldı ve iktidardaki parti başkanı hiçbir Yunanlıyı terörist veya Türk olmakla suçlamadı. Kimsenin başından aşağı 200 gramlık çay paketlerini atarak “haydi yakala oğlum” misali mitingler düzenlemedi.
Türkiye Ruslarla yapılan anlaşma gereği mart 2019 itibarıyla kurulup aktif edilmesi gereken S-400 füzelerini Temmuz 2019 da teslim aldı ve aktif hale getirmeden depolara kaldırarak 2.5 Milyar dolar değerindeki dünyanın en pahalı çöpüne sahip oldu.
Proje ortağı Türkiyeyi F-35 projesinden çıkardığını açıklayan Amerika Birleşik devletleri ilk etapta Türkiye ye verilmesi planlana 30 adet F-35 savaş uçağını Yunanistan’a vermeyi teklif etti.
Yunanistan hükumeti, bu teklifi olumlu karşıladı. Ayrıca Hava Kuvvetleri envanterinde bulunan 84 adet F-16 Block 52+ savaş uçaklarını yeni nesil F-16V (Block Viper) seviyesine yükseltmek için Lockhed Martin firmasıyla anlaşma imzaladı.
(Türk Hava Kuvvetlerinin elindeki en yeni savaş uçağı 32 yıllıktır. Bu uçakların kullanım süreleri 8 bin saat/35 yıldır. Modernizasyon yapılması halinde bu süre 12 bin saat olabilmektedir. Ama her ne olursa olsun bu uçakların metal ömrü maksimum 35 yıldır. Türkiye’nin elinde mevcut olan en modern savaş uçağı Yunanistan’ın yeni nesil F-16 V serisi olarak modernize etmek için anlaşma yaptığı F-16 Block 52+ savaş uçaklarıdır.)
İt Dalaşı (Dog Fight) nedir?
Kendi ülkesi veya iki farklı ülkenin askeri uçakları, birbirine ateş etmeden silah sistemlerini karşılıklı kilitlemeyi amaçlayan bir manevra taarruzu ve aynı zamanda bir nevi antrenmandır. İki rakip savaş uçağının biri füze sistemine kilitlenene kadar devam eder ve kitlenen uçak seri manevralarla bundan kurtulmaya çalışır.
Türk ve Yunan savaş uçağı pilotları arasında yıllardır süregelen bu gelenek son 5 yıldır artık yok.
Neden yok sorusunun cevabı ise çok açık ve çok net olarak bellidir.
Hava kuvvetleri olası bir savaşta en etkili güçtür. Bu uçakların teknolojisi ve o teknolojiyi kullanan pilotları yüksek derecede öneme sahiptir.
Ülkelerin sahip olduğu savaş uçakları envanterler de her zaman 1. Sıraya yazılır.
32 yıldır envanterine tekbir savaş uçağını bile dahil edemeyen Türkiye bu iktidar tarafından bölgenin en zayıf gücü haline getirilmiştir.
Kimse kendini aldatmasın
Ekonomisi batmış, silahlı kuvvetleri dağıtılmış, Genel Kurmay Başkanına terörist damgası vurularak hapsedilmiş, emir komuta kademesindeki disiplinini kaybetmiş,mensuplarının bir çoğu siyasete bulaşmış olan Türkiye Cumhuriyeti caydırıcı bir güç olmaktan çok çok uzaklaşmıştır.
Yunanistan’ın küstahlığı ve cüreti asla ama asla tesadüfi ve boşa değildir.

[status draft]
[nogallery]
[geotag on]
[publicize off|twitter|facebook]
[category güvenlik]
[tags TÜRKİYE VE DÜNYA DOSYASI, TEMEL SAĞIROĞLU, SİYASİ, COĞRAFYA, ZAYIF, ÜLKE, TÜRKİYE]

ileEren Talha Altun

Israel’s Impunity

7-31-2019 Notes From A Caribbean Colony Manuel Otero: Colonial realities are seldom simple. Israel’s Impunity Jonathan Cook: Israel is intensifying its abuse of Palestinians. Venezuela: Disturbing Echoes of History María Páez Victor: There is a political campaign against the Venezuelan government. A “No Deal” Brexit Patrick Cockburn: Brexit and world economic war. Hong Kong’s Crisis Thomas Hon Wing Polin: Hong Kong is undergoing a crisis of values. Asylum as a Human Right Andrew Moss: Trump is applying increasingly restrictive policies to block asylum seekers. Recent Articles Exclusively in the New Print Issue of CounterPunch This Week on CounterPunch Radio Samuel Stein On this episode of CounterPunch Radio, host Eric Draitser interviews Samuel Stein on Capital City: Gentrification and the Real Estate State. Listen Today! IN THIS ISSUE The Democrats and the War Machine Paul Street on how the Democrats have abetted Trump’s aggression against Iran and Venezuela, TJ Coles on how war fuels modern slavery and Dan Glazebrook on the dismal state of Libya seven years after HRC and Obama’s coup. The Great Disappearance: John Davis on the extinction crisis. Mark Taylor on the death penalty and the mentally ill. Laura Carlsen on the political forces driving the war on drugs. Chris Floyd on impeachment. Pete Dolack on capitalism’s addiction to growth. Jeffrey St. Clair on grizzlies. Jennifer Matsui on mass surveillance and the Olympics. Elizabeth Lennard on the Venice Biennale. And much more… SIGN UP for the email version of CounterPunch magazine and save 37% What is a subscription? CounterPunch Magazine has exclusive articles for subscribers only, plus special features you can’t find on our website. As an email subscriber you get discounts on books and everything else in the CounterPunch store. Subscribe Today! Website Articles Magazine Mailing Address CounterPunch PO Box 228 Petrolia, CA 95558 Telephone 1(707) 629-3683 About CounterPunch ‌ ‌ ‌ CounterPunch | P.O. Box 228, Petrolia, CA 95558 Unsubscribe 147258@mit.ist Update Profile | About Constant Contact Sent by counterpunch@counterpunch.org in collaboration with Try email marketing for free today!

ileEren Talha Altun

CIA’s Joe Biden records | Public housing in VA | Fresh records releases🕵🏼

Government accountability and news through public records.
muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=39028a6875&e=dc8e3f43d3 The latest from FOIA and public records
DONATE (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=12462f5b7b&e=dc8e3f43d3)
muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=df925af24e&e=dc8e3f43d3 Tennessee fast tracks data on economic development grants (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=aba0dee186&e=dc8e3f43d3)
The state has taken a small step toward transparency (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=10ffc0d1e4&e=dc8e3f43d3) of the incentives it offers businesses. muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=b6aef4d0ab&e=dc8e3f43d3 Richmond public housing agency holds comment period on plans it already approved (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=a57201eecd&e=dc8e3f43d3)
Richmond, Virginia’s public housing agency is working to demolish public housing while excluding the public from any input in the process. muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=e6908c5154&e=dc8e3f43d3 Explore CIA’s cache of records on Joe Biden (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=9d2efebbbb&e=dc8e3f43d3)
Search the Agency’s memos mentioning the longtime senator. Let us know what you find. CIA’s Biden Records (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=ac430e3668&e=dc8e3f43d3) muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=bdbf8589d4&e=dc8e3f43d3
** MUCKROCK READERS WANT TO KNOW: (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=3a42b38c75&e=dc8e3f43d3) What drone use is going on in your area?? (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=0eb42f2e48&e=dc8e3f43d3) ————————————————————
muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=7d76c107fe&e=dc8e3f43d3
** Release Notes: Building GovLens (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=496239f662&e=dc8e3f43d3) ———————————————————— We’ve got a new platform for monitoring the security, accessibility, and speed of government websites. It’s got a new name. Learn more about how it works and how to help us improve.
muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=9bb22ff53e&e=dc8e3f43d3
** This week’s FOIA round-up: (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=1fe4d3abae&e=dc8e3f43d3) Records show gender disparity in Congressional nominees, Chicago Police profiled citizens who spoke at board meetings, and an Oregon judge undercuts state public records law ————————————————————
muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=31b8b82473&e=dc8e3f43d3
** Recently completed requests (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=b8a6ca940f&e=dc8e3f43d3) ————————————————————
FBI File on Efforts to Overthrow Castro (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=a47ee3b340&e=dc8e3f43d3)
Redmond Caves, Cultural Resources Reports (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=d0ddca028e&e=dc8e3f43d3)
Weston Selectman Douglas Gillespie emails ICE Communications (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=e150a304b7&e=dc8e3f43d3)
FirstNet Proposals and Responses (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=04e1bfb88d&e=dc8e3f43d3)
muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=9baf573ff6&e=dc8e3f43d3
RECORD OF INTEREST: A guide to Palantir’s Gotham (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=34bcf28322&e=dc8e3f43d3) released by the Northern California Regional Intelligence Center (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=422e7e72be&e=dc8e3f43d3)
============================================================ ** (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=3f5841c819&e=dc8e3f43d3)
MuckRock is a 501(c)(3) non-profit. Your support helps us keep filing.
** DONATE (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=f008e506cd&e=dc8e3f43d3) ** Facebook (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=1d0bdf5cdb&e=dc8e3f43d3) ** Facebook (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=0e630aa6b0&e=dc8e3f43d3) ** Twitter (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=335744e4d8&e=dc8e3f43d3) ** Twitter (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=2bfd076518&e=dc8e3f43d3) ** GitHub (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=65f51973db&e=dc8e3f43d3) ** GitHub (muckrock.us2.list-manage.com/track/click?u=74862d74361490eca930f4384&id=8a357ea14d&e=dc8e3f43d3) Copyright © 2019 MuckRock, All rights reserved. You’re receiving this e-mail because you’re either a member of MuckRock.com or asked to stay in touch with what we’re up to.
Our mailing address is: MuckRock 411A Highland Ave Somerville, Massachusetts 02144 USA ** unsubscribe from this list (muckrock.us2.list-manage.com/unsubscribe?u=74862d74361490eca930f4384&id=20aa4a931d&e=dc8e3f43d3&c=9ac8231b48) ** update subscription preferences (muckrock.us2.list-manage.com/profile?u=74862d74361490eca930f4384&id=20aa4a931d&e=dc8e3f43d3)

ileEren Talha Altun

IŞİD ÖRGÜTÜ DOSYASI /// Irak : Bağdadi, Suriye’de ve yaralı


Irak : Bağdadi, Suriye’de ve yaralı
Irak Dışişleri Bakanlığı, terör örgütü DEAŞ’ın lideri Ebubekir Bağdadi’nin halen Suriye’de bulunduğunu ve bel kemiğine isabet eden şarapnel nedeniyle kısmi felç geçirdiğini açıkladı.
Irak İçişçileri Bakanlığına bağlı “Şahin Hücreleri” adlı İstihbarat Birimi Başkanı Ebu Ali Basri yaptığı açıklamada, terör örgütü DEAŞ’ın lideri Ebubekir Bağdadi’nin halen Suriye’de bulunduğunu belirterek, örgüte hakimiyetini kaybetmediği söyledi.
“İstihbarat çalışmaları arttı”
Ebubekir Bağdadi lakabıyla tanınan İbrahim Samarai’nin liderliğindeki örgütün Irak ve Suriye’de aldığı ağır darbe ve mağlubiyetin ardından örgütte istihbarat çalışmalarını artırdığını kaydeden Basri, “Bağdadi halen yabancı ve Arap uyruklu yandaşları arasında egemenliğini sürdürüyor. Musul, Ramadi, Selahattin ve Suriye’de kaybettiği üyelerinin yerine başkalarını yerleştirdi” dedi.
Yaralı ve felç geçirdi
Basri açıklamasında, Bağdadi’nin, hava kuvvetlerinin Suriye’nin Hecin bölgesinde düzenlediği operasyonlarda bel kemiğine isabet eden füze parçasıyla sırtından yaralandığını ve felç geçirdiğini bildirdi.
[status draft]
[nogallery]
[geotag on]
[publicize off|twitter|facebook]
[category terör]
[tags IŞİD ÖRGÜTÜ DOSYASI, Irak, ebubekir el Bağdadi, Suriye, yaralı]